'Tebrikler Paşam!'
Perihan Mağden
18/12/2007 (3480 kişi okudu)
Yaşar Büyükanıt fantastik ve fakat en üst kademeden bir unsur olarak, ülkeyi belirtlemeye devam ediyor.
İşte buyrun (Radikal'in de manşetiydi) "Artık PKK kampları BBG evi gibi" buyurmuş Kanal D Haber'de Mehmet Ali Birand'a.
Ben o gece dışardaydım, haberleri izleyemedim. Dolayısıyla bu 'happening' mülakatı kaçırmış oldum. Göz göre göre.
Çok rica etsem bir kopyasını yollar mı acaba Birand
bana? Evde arka planda sürekli o röportaj çalıp oynarken, yaşarım. Yaşayayım.
Bir nevi Stokholm Sendromu yaşıyorum Orgeneral Büyükanıt'la sanırım. Bu BBG 'benzetmesiyle' hem popüler kültüre ne denli hâkim olduğunu kanıtlıyor. (E, ben de popüler kültürün savcısı telakki edebilirim kendimi.) Hem de-
Eşi Filiz Büyükanıt da diyelim bir davette, derhal Safiye Soyman-Faik Nerde Trak Orada Bırak Çifti'nin yanına gidip onlarla ilgilenmiş, sohbetlemişti en çok.
Banalitenin İleri Sınır Karakolu diyebileceğimiz Bu Çift, sabah programlarının kapasitesinden dahi 'aşkın' bulunduğundan, birkaç (ard arda) kez yayından kaldırılmışlardı. Hatırlarsınız.
Yaşar Büyükanıt çok faal bir kumandan.
Geçen haftada bir punduna getirip "Zamanında özgürlük, demokrasi, insan hakları, barış kavramlarını KULLANAMADIK. Bunları terör örgütüne KAPTIRDIK"
gibi (hepten fantastik) laflar etmişti.
Yani yemeyenin malını yerler, giymeyenin kürkünü giyerler hesabı. Oportünizm Mühendisliğimizi iyi yapıp KULLANAMAMIŞIZ maalesef bu ne idüğü belirsiz ve fakat kaptırmamamız hayrımıza olacak 'malları'.
Sonra biliyorsunuz, benim 2 de 1 de karşıma çıkan bir kanun maddesi olan 'Yargıyı etkilemeye teşebbüs'ten en yargılanası biçimde Şemdinli sanıklarından Ali Kaya'ya kefil olmuştu.
"Tanırım, iyi çocuktur" demişti Büyükanıt.
Yargıyı etkileyebilecek bir cisim, bir mevki var ise, olabilecek ise; O Yaşar Büyükanıt'tır herhalde. (Ben olsa olsa 'tersinden' etkilemeye
'teşebbüsle' kalırım Adalet İnsanlarımızı.)
Umut Kitapevi'ne bomba attıktan sonra, yöre halkı tarafından kıskıvrak, sıcak sıcak, suçüstü yakalanan sanıklara NORMAL MAHKEME 39 yıl 5 ay 10'ar gün mahkûmiyet vermişti.
Ama Yargıtay bu ANORMAL DAVANIN Askeri Mahkeme'de görülmesine karar verdi. Hani Savcı Ferhat Sarıkaya'nın görev hayatını sonsuza dek bitiren ANORMAL DAVANIN.
Askeri Mahkeme (Anormal Mahkeme?) serbest bıraktı
3 sanığı da. Şimdi.
Genelkurmay Başkanımız'ın kefaletiyle taçlandırılan sanıklar önce Askeri Mahkeme'ye 'devrediliyorlar', sonra da serbest bırakılıyorlar.
İşte ben BUNA ADALET DERİM!
Ben buna Yargıyı Etkilememek derim! Adalet Mülkün
(ve Askeriyenin) Temelidir, derim.
Şemdinli'de yaşananlar üstüne İHD ve Mazlum-Der'le
oraya gitmiş, Umut Kitapevi'nin halen kanlı, tozlu, bomba kalıntılı halini görmüştüm.
Kana bulanmış, kan içinde kalmış, kandan şişmiş bir kitabı (bir diyet kitabı) alıp yanımda getirmiş, hayatımdaki insan kanıyla şişmiş kitabın varlığına katlanamayacağıma karar verip Adnan Yıldız'a vermiştim.
Adnan da Aksanat'taki sergisinde Umut Kitapevi'nden alınma kanlı kitaba dayalı bir iş yapmıştı.
Ha, bir de Ulusalcı-Kemalist bir kız sergiyi basıp
ortalığı dağıttı; sonra da 'deli', 'şizofren' ayağına yattı.
Ceza görmesin diye. Alt tarafı bir sergiyi 'basıp' ortalığı dağıtmış, toza dumana bulamıştı!
Yani Umut Kitapevi'nden bir kitabın DAHİ hikâyesi böyle.
Şemdinli'deki bu olaylar esnasında ölen gencecik adamın karısını getirip tanıştırmışlardı bizlerle.
Gencecik kadının yanında, babasının ölümünün tam da bilincinde olmayan güzelim oğlu da vardı.
Yani 'taraf' olmak söz konusuysa, hayatta her daim kaçınılmaz olarak taraf olmak diye bir şey varsa, ben bombalamanın akabinde Şemdinli'ye gidip kitapevinin halini görüp, ölen gencecik adamın eşinin, oğlunun gözlerini görüp, ordaki Kürtlerle konuşup, olanı biteni birinci ağızlardan dinlediğim için taraftım. Tarafım.
Yaşar Büyükanıt da taraf, anlaşılan.
Zira kalkıp bombalamayı, silahlamayı yapan astsubaylara kefil olma zahmetine katlandı.
Sonra işte dava NORMAL MAHKEMEDEN (Yargıtay kararıyla) Askeri Mahkeme'ye alındı ve birinin 39 yıl 5 ay 10 gün verdiğine, diğer mahkeme serbest! bırakma verdi.
Arada bir savcının da hayatı kaydı. Kaydırıldı.
Evvelsi gün İzmir'de bir rahip bıçaklandı. 'Misyoner faaliyetler sürdürdüğü biliniyormuş': Medya Ağzı da bu.
Malatya Davası, Hıristiyanları 'kıtır kıtır doğrayanların' bir nevi Kabuki Tiyatrolamasına: derinliklerin derin işaretlerinin kamuflajına, karpuz gibi ortada olanların önemsizleştirilmesine indirgenmeye çalışıyor.
Hrant Dink Cinayeti'nin mahkemelerinde ise, ailesinin dayanamayacağı/katlanamayacağı türden bariz bir adaletsizlik sergileniyor. Deliller karartılıyor. Yok ediliyor. Teslim edilmiyor.
Şemdinli bir milattı.
Şemdinli'de bomba atıp silahla tarayıp normal sivil vatandaşlarımızın ölümüne neden olmuş 'görevlilerimizi' aklayarak, bu milatı nasıl 'değerlendirdiğimizi' apaçık kanıtladık.
Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.
Abdullah Gül'ün dediği üzre: 'Tebrikler Paşam!'
Monday, December 17, 2007
Friday, December 14, 2007
Şemdinli’de patlama: 23 yaralı
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bir araçta meydana gelen patlamada, polis ve askerlerin de aralarına bulunduğu 23 kişi yaralandı. Patlamada 67 ev ve işyerinde de hasar meydana geldi.
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 13:44 03 Kasım 2005 Perşembe
ŞEMDİNLİ - İlçe merkezindeki Jandarma Komutanlığı yakınında, park halindeki bir araçta, saat dün 23.30 sıralarında patlama meydana geldi.
Patlamada, 4 asker, 3 polis ve 16 vatandaş yaralandı. Yaralılar, Şemdinli Devlet Hastanesi’nde ayakta tedavi edildi. NTV’nin sorularını yanıtlayan Hakkari Valisi Erdoğan Gürbüz, yaralıların çoğunun ayakta tedavi edildiğini, sadece yüzünden yaralanan iki askerin tedavisinin sürdüğünü söyledi. Vali Gürbüz patlama nedeniyle 67 ev ve işyerinin de kullanılamaz hale geldiğini açıkladı. Başbakan’ı konuyla ilgili olarak bilgilendirdiğini söyleyen Vali, “Yapılan hasar tespit çalışmalarının ardından vatandaşların zararları karşılanacaktır” dedi.
Patlamada ayrıca çok sayıda ev ve işyerinin camları kırılırken, ilçede elektriklerin kesildiği ve olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.
Vali Gürbüz patlamaya PKK’lılar tarafından bir araca yerleştirilen bombanın neden olduğunu da açıkladı.
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde bir araçta meydana gelen patlamada, polis ve askerlerin de aralarına bulunduğu 23 kişi yaralandı. Patlamada 67 ev ve işyerinde de hasar meydana geldi.
NTV-MSNBC VE AJANSLAR
Güncelleme: 13:44 03 Kasım 2005 Perşembe
ŞEMDİNLİ - İlçe merkezindeki Jandarma Komutanlığı yakınında, park halindeki bir araçta, saat dün 23.30 sıralarında patlama meydana geldi.
Patlamada, 4 asker, 3 polis ve 16 vatandaş yaralandı. Yaralılar, Şemdinli Devlet Hastanesi’nde ayakta tedavi edildi. NTV’nin sorularını yanıtlayan Hakkari Valisi Erdoğan Gürbüz, yaralıların çoğunun ayakta tedavi edildiğini, sadece yüzünden yaralanan iki askerin tedavisinin sürdüğünü söyledi. Vali Gürbüz patlama nedeniyle 67 ev ve işyerinin de kullanılamaz hale geldiğini açıkladı. Başbakan’ı konuyla ilgili olarak bilgilendirdiğini söyleyen Vali, “Yapılan hasar tespit çalışmalarının ardından vatandaşların zararları karşılanacaktır” dedi.
Patlamada ayrıca çok sayıda ev ve işyerinin camları kırılırken, ilçede elektriklerin kesildiği ve olayla ilgili soruşturmanın sürdürüldüğü bildirildi.
Vali Gürbüz patlamaya PKK’lılar tarafından bir araca yerleştirilen bombanın neden olduğunu da açıkladı.
‘Patlamanın sorumlusu güvenlik güçleri’
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan, Şemdinli’de meydana gelen patlamaların ve sonrasında gerçekleşen olayların sorumluluğunun güvenlik güçleri olduğunu iddia etti.
NTV
Güncelleme: 11:46 11 Kasım 2005 Cuma
ŞEMDİNLİ - Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde, Özipek Pasajı’nda bir kitapçıya bomba atılması ve iki kişinin ölümüyle başlayan olaylar önceki gün de sürdü.
DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ
• Şemdinli'de patlama: 23 yaralı
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan.
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan, olayların başından bu yana Şemdinli’de olduğunu belirterek, “Aracın içinde MKE menşeili 2 bomba bulunmuştur. Araçta yapılan incelemede 4 dosyada çıktı. Dosyalardan biri aracın kimlik bilgileri ile ilgili. Aracın Jandarma’ya ait olduğu da bu bilgilerde vardır. Ancak yakalanan kişilerin kimlik bilgileri yok. Aracın içinde pasajın ve bombalanan dükkanın sahibi yazıyor” dedi.
Canan, “Dükkan sahibi PKK suçundan 15 yıl cezaevinde yatmış bir kişi. Bomba atıldığı sırada dükkandan kaçarak kurtulmuştur. Dükkanda hayatını kaybeden kişi ise o sırada dükkanda bulunan bir şahıs. Benim de bulunduğum inceleme sırasında incelemeyi engelleme amacıyla ateş açıldı” diye konuştu.
CHP’den Şemdinli’ye heyet
Bu arada, Hakkari Valisi Erdoğan Gürbüz, “güvenlik güçlerinin rolü olduğu” iddialarıyla ilgili NTV’ye değerlendirmelerde bulundu. Vali Gürbüz, “Kim ne biliyorsa, elinde ne bilgi belge varsa Cumhuriyet Savcılığı’na başvursun” dedi.
GENELKURMAY: YARGI SÜRECİ DEVAM EDİYOR
Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nden yapılan açıklamada, “Bu üzücü olaya bazı askeri şahısların da karışmış olabileceğine dair iddialar ortaya atılmaktadır. Söz konusu olay her yönüyle adli makamlara intikal etmiş olup gerekli yasal işlemler yapılmaktadır. Soruşturma safhasının gizliliği dolayısıyla gelişmeler hakkında yapılacak müteakip açıklamalar adli makamların takdirinde olacaktır” denildi.
ELKATMIŞ: BÖLGEYE HEYET YOLLAYACAĞIZ
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde yaşanan olaylarla ilgili olarak, bölgeye heyet göndereceklerini söyledi.
‘ERDOĞAN, OLAYLARIN AYDINLATILMASI İÇİN TALİMAT VERDİ’
Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, Başbakan Erdoğan’ın, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile görüştüğünü belirterek, olayların mutlaka aydınlığa kavuşturulması, sorumluların ortaya çıkarılması için İçişleri Bakanlığı ve ilgili tüm birimlere ne gerekiyorsa yapılması talimatı verdiğini bildirdi.
Erdoğan Hakkari olayında devrede
Beki, Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda bölgeye mülkiye müfettişlerinin gönderildiğini, müfettişlerin bölgede idari tahkikatı yürüteceklerini ve adli sürecin başladığını bildirdi.
Erdoğan’ın bölge milletvekilleriyle de görüştüğünü belirten Beki, milletvekillerinin gelişmeleri yerinde görmek ve değerlendirmek için bölgeye gidebileceklerini söylediklerini dile getirdi.
İTİDAL ÇAĞRISI
Kalabalık, Şemdinli Belediye Başkanı Hurşit Tekin’in ve Yüksekova Belediye Başkanı Salih Yıldız’ın konuşmaları üzerine gösterilerine son verdi.
Tekin, DEHAP İlçe Teşkilatı balkonundan vatandaşlara yaptığı Kürtçe konuşmada, halkı sağduyuya davet etti. Olaylarda ölenlerin cenazesinin Diyarbakır’a gönderildiğini, cenazelerin gelmesine kadar ilçe halkının sağduyulu olması gerektiğini dile getiren Tekin, “Sizlerden rica ediyorum. Sağduyulu olalım. Vali Bey ile bir görüşme yaptım. Benden halkı sakinleştirmemi istedi. Olay yargıya intikal etti. Savcılıkça gözaltına alınan kişilerle görüştük. Ayrıca olayın olduğu araçta inceleme yaptık” diye konuştu.
Yüksekova Belediye Başkanı, Kürtçe yaptığı konuşmasında “Biz şu anda haklı konumdayız. Taşkınlık çıkarmayın. Camları kırmayın. Bu vatandaşlar, bizim vatandaşımız. biz Susurluk gibi, Yüksekova Çetesi gibi bir olayı ortaya çıkarmak üzereyiz” dedi.
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan, Şemdinli’de meydana gelen patlamaların ve sonrasında gerçekleşen olayların sorumluluğunun güvenlik güçleri olduğunu iddia etti.
NTV
Güncelleme: 11:46 11 Kasım 2005 Cuma
ŞEMDİNLİ - Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde, Özipek Pasajı’nda bir kitapçıya bomba atılması ve iki kişinin ölümüyle başlayan olaylar önceki gün de sürdü.
DİĞER HABERLER İÇİN TIKLAYINIZ
• Şemdinli'de patlama: 23 yaralı
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan.
CHP Hakkari Milletvekili Esat Canan, olayların başından bu yana Şemdinli’de olduğunu belirterek, “Aracın içinde MKE menşeili 2 bomba bulunmuştur. Araçta yapılan incelemede 4 dosyada çıktı. Dosyalardan biri aracın kimlik bilgileri ile ilgili. Aracın Jandarma’ya ait olduğu da bu bilgilerde vardır. Ancak yakalanan kişilerin kimlik bilgileri yok. Aracın içinde pasajın ve bombalanan dükkanın sahibi yazıyor” dedi.
Canan, “Dükkan sahibi PKK suçundan 15 yıl cezaevinde yatmış bir kişi. Bomba atıldığı sırada dükkandan kaçarak kurtulmuştur. Dükkanda hayatını kaybeden kişi ise o sırada dükkanda bulunan bir şahıs. Benim de bulunduğum inceleme sırasında incelemeyi engelleme amacıyla ateş açıldı” diye konuştu.
CHP’den Şemdinli’ye heyet
Bu arada, Hakkari Valisi Erdoğan Gürbüz, “güvenlik güçlerinin rolü olduğu” iddialarıyla ilgili NTV’ye değerlendirmelerde bulundu. Vali Gürbüz, “Kim ne biliyorsa, elinde ne bilgi belge varsa Cumhuriyet Savcılığı’na başvursun” dedi.
GENELKURMAY: YARGI SÜRECİ DEVAM EDİYOR
Genelkurmay Başkanlığı Genel Sekreterliği’nden yapılan açıklamada, “Bu üzücü olaya bazı askeri şahısların da karışmış olabileceğine dair iddialar ortaya atılmaktadır. Söz konusu olay her yönüyle adli makamlara intikal etmiş olup gerekli yasal işlemler yapılmaktadır. Soruşturma safhasının gizliliği dolayısıyla gelişmeler hakkında yapılacak müteakip açıklamalar adli makamların takdirinde olacaktır” denildi.
ELKATMIŞ: BÖLGEYE HEYET YOLLAYACAĞIZ
TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı Mehmet Elkatmış, Hakkari’nin Şemdinli İlçesi’nde yaşanan olaylarla ilgili olarak, bölgeye heyet göndereceklerini söyledi.
‘ERDOĞAN, OLAYLARIN AYDINLATILMASI İÇİN TALİMAT VERDİ’
Başbakanlık Sözcüsü Akif Beki, Başbakan Erdoğan’ın, Adalet Bakanı Cemil Çiçek ile görüştüğünü belirterek, olayların mutlaka aydınlığa kavuşturulması, sorumluların ortaya çıkarılması için İçişleri Bakanlığı ve ilgili tüm birimlere ne gerekiyorsa yapılması talimatı verdiğini bildirdi.
Erdoğan Hakkari olayında devrede
Beki, Erdoğan’ın talimatı doğrultusunda bölgeye mülkiye müfettişlerinin gönderildiğini, müfettişlerin bölgede idari tahkikatı yürüteceklerini ve adli sürecin başladığını bildirdi.
Erdoğan’ın bölge milletvekilleriyle de görüştüğünü belirten Beki, milletvekillerinin gelişmeleri yerinde görmek ve değerlendirmek için bölgeye gidebileceklerini söylediklerini dile getirdi.
İTİDAL ÇAĞRISI
Kalabalık, Şemdinli Belediye Başkanı Hurşit Tekin’in ve Yüksekova Belediye Başkanı Salih Yıldız’ın konuşmaları üzerine gösterilerine son verdi.
Tekin, DEHAP İlçe Teşkilatı balkonundan vatandaşlara yaptığı Kürtçe konuşmada, halkı sağduyuya davet etti. Olaylarda ölenlerin cenazesinin Diyarbakır’a gönderildiğini, cenazelerin gelmesine kadar ilçe halkının sağduyulu olması gerektiğini dile getiren Tekin, “Sizlerden rica ediyorum. Sağduyulu olalım. Vali Bey ile bir görüşme yaptım. Benden halkı sakinleştirmemi istedi. Olay yargıya intikal etti. Savcılıkça gözaltına alınan kişilerle görüştük. Ayrıca olayın olduğu araçta inceleme yaptık” diye konuştu.
Yüksekova Belediye Başkanı, Kürtçe yaptığı konuşmasında “Biz şu anda haklı konumdayız. Taşkınlık çıkarmayın. Camları kırmayın. Bu vatandaşlar, bizim vatandaşımız. biz Susurluk gibi, Yüksekova Çetesi gibi bir olayı ortaya çıkarmak üzereyiz” dedi.
şemdinli
ÖNCE MÜDAHİL AVUKATLAR ÇEKİLDİ
Duruşma sürerken, müdahil avukatlar adına gazetecilere açıklama yapan Avukat Ayhan Çabuk, duruşmayı, davanın ilk duruşmasında meydana gelen gelişmeler nedeniyle terk ettiklerini söyledi.
“Mahkemenin kendisini görevli kabul ederek, kendilerini asla içinde olamayacakları bir hukuk ve gerçek dışı alana çağırdığını” öne süren Çabuk, “bu alanın figüranları olmayı reddettiklerini” kaydetti.
Dava sürecinde yaşananları anımsatan Çabuk, “yaşanan olaylar zincirinin, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın sözlerinden bağımsız olduğuna inanmanın gereksiz bir iyimserlik olduğunu” belirtti.
“Bu koşullar altında mahkemenin, korktukları ve bekledikleri tutumu takınarak hukuksal yükümlülüklerini göz ardı ettiğini” öne süren Çabuk, şöyle konuştu:
“Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, hiçbir şekilde bu davanın görevli mahkemesi değildir. Bugün verilmiş karar, hukuk ve tarih karşısında yok hükmündedir. Biz müdahil vekilleri olarak bugünden itibaren artık hukukun referans kabul edilmediğine inandığımız yargılama sürecine dahil olmayacağız. Bu sürecin sanıkların, serbest bırakılması veya aklanması yönünde ilerleyeceğinden koktuğumuz niyet ve çabalara ortak olmayacağız. Dava konusunda gerçekten görevli olan mahkemenin vermiş olduğu hüküm halkın vicdanında yerini bulmuştur. Kendisini askeri nedenlerle görevli addeden hiç bir mahkeme bu gerçeği değiştiremeyecektir.”
DURUŞMALARI TAKİP ETMEME EĞİLİMİ
Avukat Ayhan Çabuk, gazetecilerin, bundan sonra nasıl davranacaklarına dair sorusuna ise müdahil vekilliğinden çekilmediklerini, duruşmadan çekildiklerini belirterek, ileriki süreçte duruşmaları takip edip etmeme konusunu ayrıca değerlendireceklerini, ancak şu anda kendilerinde oluşan kanaatin, artık bundan sonraki süreçte duruşmaları takip etmeme şeklinde olduğunu kaydetti.
5 SAAT SÜREN DURUŞMADA TAHLİYE
Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Van Askeri Mahkemesi, müdahil avukatlarının görevsizlik kararı verilmesi yönündeki talebini reddetti.
Mahkeme heyeti, duruşmanın ikinci oturumunda, sanık astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve terör örgütü PKK itirafçısı Veysel Ateş’in savunmalarını dinledi.
Yaklaşık 5 saat süren duruşmada, mahkeme heyeti 15 dakika ara verdi. Daha sonra devam eden duruşmada, mahkeme heyeti, sanıkların delilleri karartma ihtimali ve kaçma şüphelerinin bulunmaması, TSK’da görevli olmaları nedeniyle tutuksuz yargılanmalarına karar verdi. Duruşma, 14 Mart 2008 tarihine ertelendi.
DAVA YARGITAY’DA BOZULMUŞTU
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005 tarihinde Umut Kitabevi’nde meydana gelen patlamayla ilgili Van 3. Ağır Mahkemesinde 19 Haziran 2006 tarihinde görülen davada, tutuklu sanıklar astsubay Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş hakkında, “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezası verilmişti.
Sanık avukatlarının, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına itirazı üzerine temyiz incelemesini 16 Mayıs 2007’de tamamlayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’i “Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapse mahkum eden kararının, usul yönünden bozulmasını ve mahkemenin davaya bakmakla yükümlü olmadığını kararlaştırmıştı.
Dava, 13 Haziran 2007 tarihinde yeniden Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanmış, 14 Eylül 2007’de görülen davada, mahkeme heyeti görevsizlik kararı vererek, dosyayı Askeri Mahkemeye göndermişti.
Duruşma sürerken, müdahil avukatlar adına gazetecilere açıklama yapan Avukat Ayhan Çabuk, duruşmayı, davanın ilk duruşmasında meydana gelen gelişmeler nedeniyle terk ettiklerini söyledi.
“Mahkemenin kendisini görevli kabul ederek, kendilerini asla içinde olamayacakları bir hukuk ve gerçek dışı alana çağırdığını” öne süren Çabuk, “bu alanın figüranları olmayı reddettiklerini” kaydetti.
Dava sürecinde yaşananları anımsatan Çabuk, “yaşanan olaylar zincirinin, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın sözlerinden bağımsız olduğuna inanmanın gereksiz bir iyimserlik olduğunu” belirtti.
“Bu koşullar altında mahkemenin, korktukları ve bekledikleri tutumu takınarak hukuksal yükümlülüklerini göz ardı ettiğini” öne süren Çabuk, şöyle konuştu:
“Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi, hiçbir şekilde bu davanın görevli mahkemesi değildir. Bugün verilmiş karar, hukuk ve tarih karşısında yok hükmündedir. Biz müdahil vekilleri olarak bugünden itibaren artık hukukun referans kabul edilmediğine inandığımız yargılama sürecine dahil olmayacağız. Bu sürecin sanıkların, serbest bırakılması veya aklanması yönünde ilerleyeceğinden koktuğumuz niyet ve çabalara ortak olmayacağız. Dava konusunda gerçekten görevli olan mahkemenin vermiş olduğu hüküm halkın vicdanında yerini bulmuştur. Kendisini askeri nedenlerle görevli addeden hiç bir mahkeme bu gerçeği değiştiremeyecektir.”
DURUŞMALARI TAKİP ETMEME EĞİLİMİ
Avukat Ayhan Çabuk, gazetecilerin, bundan sonra nasıl davranacaklarına dair sorusuna ise müdahil vekilliğinden çekilmediklerini, duruşmadan çekildiklerini belirterek, ileriki süreçte duruşmaları takip edip etmeme konusunu ayrıca değerlendireceklerini, ancak şu anda kendilerinde oluşan kanaatin, artık bundan sonraki süreçte duruşmaları takip etmeme şeklinde olduğunu kaydetti.
5 SAAT SÜREN DURUŞMADA TAHLİYE
Van Jandarma Asayiş Kolordu Komutanlığı Van Askeri Mahkemesi, müdahil avukatlarının görevsizlik kararı verilmesi yönündeki talebini reddetti.
Mahkeme heyeti, duruşmanın ikinci oturumunda, sanık astsubaylar Ali Kaya, Özcan İldeniz ve terör örgütü PKK itirafçısı Veysel Ateş’in savunmalarını dinledi.
Yaklaşık 5 saat süren duruşmada, mahkeme heyeti 15 dakika ara verdi. Daha sonra devam eden duruşmada, mahkeme heyeti, sanıkların delilleri karartma ihtimali ve kaçma şüphelerinin bulunmaması, TSK’da görevli olmaları nedeniyle tutuksuz yargılanmalarına karar verdi. Duruşma, 14 Mart 2008 tarihine ertelendi.
DAVA YARGITAY’DA BOZULMUŞTU
Hakkari’nin Şemdinli ilçesinde 9 Kasım 2005 tarihinde Umut Kitabevi’nde meydana gelen patlamayla ilgili Van 3. Ağır Mahkemesinde 19 Haziran 2006 tarihinde görülen davada, tutuklu sanıklar astsubay Ali Kaya ve Özcan İldeniz ile PKK itirafçısı Veysel Ateş hakkında, “adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl, 5 ay, 10’ar gün hapis cezası verilmişti.
Sanık avukatlarının, Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinin kararına itirazı üzerine temyiz incelemesini 16 Mayıs 2007’de tamamlayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi, sanık astsubaylar Ali Kaya ve Özcan İldeniz’i “Adam öldürmek, çete kurmak ve adam öldürmeye teşebbüs” suçlarından 39 yıl 5 ay 10’ar gün hapse mahkum eden kararının, usul yönünden bozulmasını ve mahkemenin davaya bakmakla yükümlü olmadığını kararlaştırmıştı.
Dava, 13 Haziran 2007 tarihinde yeniden Van 3. Ağır Ceza Mahkemesinde görülmeye başlanmış, 14 Eylül 2007’de görülen davada, mahkeme heyeti görevsizlik kararı vererek, dosyayı Askeri Mahkemeye göndermişti.
Thursday, October 18, 2007
mehmet altan
Mehmet Altan
Çete Yargıtay’a mı sızdı?
Bunca olaya rağmen kolay kandırılacak saf bir yanım hala var.
Galiba…
Medyaya olan nisbi güvenim de sürüyor.
Yoksa her defasında bu kadar şaşırmamam lazım.
Ama şaşırıyorum.
Şaşırıyorum çünkü…
“Benim manşetlerim” ile “gazete manşetleri” arasında o kadar büyük farklar ortaya çıkıyor ki...
* * *
Doğrusu…
Cumartesi günü Tolga Şardan imzalı “Yargıtay'da köstebek var” başlıklı manşeti görünce Türkiye’nin çalkalanacağını sandım.
Varlığını “hukuktan” alan her devlet ve toplum için beklenmesi gereken oydu çünkü.
İsterseniz şöyle yapalım…
Haberin içeriğini yansıtan manşet altı spotları beraberce okuyalım, kararı siz verin:
“Tehditle para almak...
İhalelere fesat karıştırmak gibi suçlamalardan yargılanan…
Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'ne yönelik olarak yürütülen Girdap operasyonunda ilginç bir gelişme oldu.
Çete zanlısı olarak tutuklanan hareketin 2. Başkanı Ahmet Cinali’nin Yargıtay Ceza Kurulu Yazı İşleri Müdürü M.Ö ile yaptığı telefon konuşmaları dinlemeye takıldı.”
* * *
Konuşmalarda neler var?
Onu da bir başka spot özetlemekte:
“Kendisini komutan olarak tanıtan Cinali, telefonla sık sık aradığı M.Ö’den mahkemedeki dosyalarla ilgili taleplerde bulunuyor.
M.Ö de işlerini nasıl takip ettiğini anlatıyor.
Cinali bir başkasıyla yaptığı telefon konuşmasında da ‘bana lambur lumbur işler söylemeyin, yüz kızartıcı suç dışında, isterse on tane adam öldürsün gereğini yaparım’ diyor “...
* * *
Haberin girişi de şöyle:
“MİT’çi Kaşif Kozinoğlu'nun 2004'te organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'nın dosyası için dönemin Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile görüşmesi skandalına sahne olan Yargıtay'da, yeni bir skandal gündeme geldi.
Yeni skandal, Ankara Başsavcılığı'nın Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'ne (VKGBH) yönelik soruşturmasında gün ışığına çıktı. VKGBH 2. Başkanı Ahmet Cinali'nin dinlenen telefonlarına bir Yargıtay görevlisi de takıldı.
Kendisini "komutan" olarak tanıtan Cinali'nin görüştüğü kişinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) Yazı İşleri Müdürü M.Ö. olduğu belirlendi. M.Ö.'nün Cinali'yle "samimi" görüşme kayıtları VKGBH soruşturması dosyasına da girdi. Telefon görüşmelerinde, Cinali'nin tanıdığı kişileri, yargıdaki sorunlarını çözmesi için M.Ö.'ye yönlendirdiği anlaşıldı.
Adli soruşturma sürerken devreye giren Adalet Bakanlığı da başsavcılıktan bilgi ve belgeler isteyerek M.Ö. hakkında idari soruşturma başlattı.
Soruşturma kapsamına, yine çeteyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle Kastamonu'da görevli Hâkim T.K.'nın da alındığı öğrenildi.”
Haberde Cinali ile M.Ö arasındaki konuşmanın bant kayıtları da var.
Kısacası dehşet verici bir durum.
* * *
Dün baktım, Radikal gazetesi dışında pek kimseden ses yok.
Radikal’in beşinci sayfasındaki başlık ise bana durumu çok erken “dehşet verici” bulduğumu anlatmaktaydı.
Çünkü…
“Yine Yargıtay, yine çete, yine aynı karar” üst başlığının altında şu cümle vardı:
“Bu konuşmaya da işlem yok.“
Haberin en vurucu yeri ise şöyleydi:
“Zanlıların, bazı yargı üyeleri, asker ve polislerle bağlantılı oldukları belirlenmiş; çete üyeleriyle bağlantılı kişilerin dosyaları kurumlarına gönderilmişti.
M.Ö. ile Cinali arasındaki konuşmalar, Yargıtay'a ulaştı. Ancak Yargıtay, M.Ö.'nün bahsi geçen dosyalarla ilgili girişimde bulunmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasına izin vermedi.
Bu arada; M.Ö. gibi VKGBH üyeleriyle telefonda konuşurken takibe yakalanan üç Yargıtay çalışanı için de aynı karar aldındı.
Yargıtay, Alaattin Çakıcı'nın bir dosyası hakkında Çakıcı'nın adamlarına bilgi verirken polis takibine yakalanan Eraslan Özkaya hakkında da benzer bir karar almıştı.
Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu, Özkaya hakkında telefonlarının dinlemesi için mahkemeden karar alınmadığı ve dolaylı dinlemelerin delil olamayacağı gerekçesiyle Özkaya hakkında herhangi bir işlem yapılmamasına karar vermişti.”
* * *
Esas “sözün bittiği yer” buralar.
Hukuk yoksa, devlet yok demektir.
Devlet yoksa…
Bırakın Ermeni meselesini, bırakın Kürt sorununu...
İstanbul’a yağmur yağınca insanların ölmesini, evleri su basmasını bile önleyemezsiniz.
Zaten de önleyemiyoruz.
Yargıtay’ını düzeltemeyen devlet…
Hiç bir şeyi düzeltemez çünkü.
Çete Yargıtay’a mı sızdı?
Bunca olaya rağmen kolay kandırılacak saf bir yanım hala var.
Galiba…
Medyaya olan nisbi güvenim de sürüyor.
Yoksa her defasında bu kadar şaşırmamam lazım.
Ama şaşırıyorum.
Şaşırıyorum çünkü…
“Benim manşetlerim” ile “gazete manşetleri” arasında o kadar büyük farklar ortaya çıkıyor ki...
* * *
Doğrusu…
Cumartesi günü Tolga Şardan imzalı “Yargıtay'da köstebek var” başlıklı manşeti görünce Türkiye’nin çalkalanacağını sandım.
Varlığını “hukuktan” alan her devlet ve toplum için beklenmesi gereken oydu çünkü.
İsterseniz şöyle yapalım…
Haberin içeriğini yansıtan manşet altı spotları beraberce okuyalım, kararı siz verin:
“Tehditle para almak...
İhalelere fesat karıştırmak gibi suçlamalardan yargılanan…
Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'ne yönelik olarak yürütülen Girdap operasyonunda ilginç bir gelişme oldu.
Çete zanlısı olarak tutuklanan hareketin 2. Başkanı Ahmet Cinali’nin Yargıtay Ceza Kurulu Yazı İşleri Müdürü M.Ö ile yaptığı telefon konuşmaları dinlemeye takıldı.”
* * *
Konuşmalarda neler var?
Onu da bir başka spot özetlemekte:
“Kendisini komutan olarak tanıtan Cinali, telefonla sık sık aradığı M.Ö’den mahkemedeki dosyalarla ilgili taleplerde bulunuyor.
M.Ö de işlerini nasıl takip ettiğini anlatıyor.
Cinali bir başkasıyla yaptığı telefon konuşmasında da ‘bana lambur lumbur işler söylemeyin, yüz kızartıcı suç dışında, isterse on tane adam öldürsün gereğini yaparım’ diyor “...
* * *
Haberin girişi de şöyle:
“MİT’çi Kaşif Kozinoğlu'nun 2004'te organize suç örgütü lideri Alaattin Çakıcı'nın dosyası için dönemin Yargıtay Başkanı Eraslan Özkaya ile görüşmesi skandalına sahne olan Yargıtay'da, yeni bir skandal gündeme geldi.
Yeni skandal, Ankara Başsavcılığı'nın Vatansever Kuvvetler Güç Birliği Hareketi'ne (VKGBH) yönelik soruşturmasında gün ışığına çıktı. VKGBH 2. Başkanı Ahmet Cinali'nin dinlenen telefonlarına bir Yargıtay görevlisi de takıldı.
Kendisini "komutan" olarak tanıtan Cinali'nin görüştüğü kişinin Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK) Yazı İşleri Müdürü M.Ö. olduğu belirlendi. M.Ö.'nün Cinali'yle "samimi" görüşme kayıtları VKGBH soruşturması dosyasına da girdi. Telefon görüşmelerinde, Cinali'nin tanıdığı kişileri, yargıdaki sorunlarını çözmesi için M.Ö.'ye yönlendirdiği anlaşıldı.
Adli soruşturma sürerken devreye giren Adalet Bakanlığı da başsavcılıktan bilgi ve belgeler isteyerek M.Ö. hakkında idari soruşturma başlattı.
Soruşturma kapsamına, yine çeteyle bağlantısı olduğu gerekçesiyle Kastamonu'da görevli Hâkim T.K.'nın da alındığı öğrenildi.”
Haberde Cinali ile M.Ö arasındaki konuşmanın bant kayıtları da var.
Kısacası dehşet verici bir durum.
* * *
Dün baktım, Radikal gazetesi dışında pek kimseden ses yok.
Radikal’in beşinci sayfasındaki başlık ise bana durumu çok erken “dehşet verici” bulduğumu anlatmaktaydı.
Çünkü…
“Yine Yargıtay, yine çete, yine aynı karar” üst başlığının altında şu cümle vardı:
“Bu konuşmaya da işlem yok.“
Haberin en vurucu yeri ise şöyleydi:
“Zanlıların, bazı yargı üyeleri, asker ve polislerle bağlantılı oldukları belirlenmiş; çete üyeleriyle bağlantılı kişilerin dosyaları kurumlarına gönderilmişti.
M.Ö. ile Cinali arasındaki konuşmalar, Yargıtay'a ulaştı. Ancak Yargıtay, M.Ö.'nün bahsi geçen dosyalarla ilgili girişimde bulunmadığı gerekçesiyle soruşturma açılmasına izin vermedi.
Bu arada; M.Ö. gibi VKGBH üyeleriyle telefonda konuşurken takibe yakalanan üç Yargıtay çalışanı için de aynı karar aldındı.
Yargıtay, Alaattin Çakıcı'nın bir dosyası hakkında Çakıcı'nın adamlarına bilgi verirken polis takibine yakalanan Eraslan Özkaya hakkında da benzer bir karar almıştı.
Yargıtay 1. Başkanlar Kurulu, Özkaya hakkında telefonlarının dinlemesi için mahkemeden karar alınmadığı ve dolaylı dinlemelerin delil olamayacağı gerekçesiyle Özkaya hakkında herhangi bir işlem yapılmamasına karar vermişti.”
* * *
Esas “sözün bittiği yer” buralar.
Hukuk yoksa, devlet yok demektir.
Devlet yoksa…
Bırakın Ermeni meselesini, bırakın Kürt sorununu...
İstanbul’a yağmur yağınca insanların ölmesini, evleri su basmasını bile önleyemezsiniz.
Zaten de önleyemiyoruz.
Yargıtay’ını düzeltemeyen devlet…
Hiç bir şeyi düzeltemez çünkü.
Friday, July 6, 2007
dilo
kürtçe. bir macera
ciwan haco nun durî albumunden bir şarkı. ciwan haco nun sesini renkten renge sokmasi ile ayrı bir güzelleştirdigi şarkıdır;
dîlbera mi runişt
dîlbera mi rabu
weke hinek tişt
jê ve xuya bû
wê persaki hişt
bi çav û birû
axê vemalişt
u çu min da dû
nêzikî tenişt
bûm û min got û
vî dilê zarû
go "deng me ke hişt..
bilezîne zû
ez û yara şeng
çûn ber çemekî
rawestan li teng
hêşin kemekî
têde rengareng
gulen bîhneki
hebûn. go qeşeng
ew yara bengi
be hîs û be deng
divê mêzeki
wî marê li çeng
marê koreki
ji kemê bi ceng
mi dê ve berzeki
ev bergaha ha
wargehê min e
tevi mi ji te ra
bex û mizgîn e
marî ji kema
hanê darine
biku je bila
êdi nemine
we gev ev singa
sor û spi ne
ji cotikên memka
ji xwe ri hilîne
bide ber gezaxwe pe vejîne
şer e zila i
ji pey min ve be
edi bi temami
evin ne ew e
ku di ki beyanî
ma bi çav û dev e
beng î û ram î
min ji dil da te
ser vi meqami
dilpiritî me
tu bo min qami
le çikim nezani
xişim û xam î
dilo rebeno
rebeno dilo
bi jan û kovan
bi xem û kulo
me go "carekî
biçejîn wilo
ji evina xweş
evinê çilo
anî serê me
jinê li me şelo
kir be xetere
dilor rebeno
rebeno dilonaşit û nezan
bi derd û kulo
(cyrus the virus, 04.12.2005 03:18)
ciwan haco nun durî albumunden bir şarkı. ciwan haco nun sesini renkten renge sokmasi ile ayrı bir güzelleştirdigi şarkıdır;
dîlbera mi runişt
dîlbera mi rabu
weke hinek tişt
jê ve xuya bû
wê persaki hişt
bi çav û birû
axê vemalişt
u çu min da dû
nêzikî tenişt
bûm û min got û
vî dilê zarû
go "deng me ke hişt..
bilezîne zû
ez û yara şeng
çûn ber çemekî
rawestan li teng
hêşin kemekî
têde rengareng
gulen bîhneki
hebûn. go qeşeng
ew yara bengi
be hîs û be deng
divê mêzeki
wî marê li çeng
marê koreki
ji kemê bi ceng
mi dê ve berzeki
ev bergaha ha
wargehê min e
tevi mi ji te ra
bex û mizgîn e
marî ji kema
hanê darine
biku je bila
êdi nemine
we gev ev singa
sor û spi ne
ji cotikên memka
ji xwe ri hilîne
bide ber gezaxwe pe vejîne
şer e zila i
ji pey min ve be
edi bi temami
evin ne ew e
ku di ki beyanî
ma bi çav û dev e
beng î û ram î
min ji dil da te
ser vi meqami
dilpiritî me
tu bo min qami
le çikim nezani
xişim û xam î
dilo rebeno
rebeno dilo
bi jan û kovan
bi xem û kulo
me go "carekî
biçejîn wilo
ji evina xweş
evinê çilo
anî serê me
jinê li me şelo
kir be xetere
dilor rebeno
rebeno dilonaşit û nezan
bi derd û kulo
(cyrus the virus, 04.12.2005 03:18)
Tuesday, June 26, 2007
arjen arî
Arjen Ari
“Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum”
Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum. Seydayé Evine Cigerxwin ve ondan öncesine gittiğimizde Mella'ınn, Feqi'nin, Koyi'nin ve Xani'nin aşklarına (erotikalarına) raslarız. İlk gençlik erotikamı saymazsak,ben onların erotikasını sevdim ve onların aşkına gönül verdim. Cigerxwin'de aşk ülkeydi, ulustu. Uçsuz bucaksız bir ülke, parça parça ve işgal altında bir coğrafya.
Kürd Şairi Arjen Ari ile Son Şiir Divanı EROUTİKA Üzerine Söyleşiyi M. Ali Ural Yaptı.
M.A.Ural : Genel olarak sanat,özel planda şiir bireysel bir çabadır. Diğer yazılı sanat türlerine göre şiir daha derin bir bireyselliğin etkin temeli oluyor. İnsanın içgüdülerinin coşkusal patlamalarını dil yoluyla açıklanması,kendiliğinden bir ritme uyar. Bu durum tümüyle rasyonel olmayan bir süreçtir. Ritmin tokluğunu besleyen de temelde budur. Rasyonel olanın iki ayrı temelde anlaşılması şiirin temel özelliklerindendir. İnsanın dış dünyaya bakar bakmaz, bir düzen uyumluluğunu görmek istemesi rasyonel bir tutumdur. Ama insan kendi içine döndüğünde bu düzenin karma karışık olduğunu hemen hissedip algılar. Şiir bu anlamda öznel ve nesnel karmaşanın diyalektik sürecindeki karşılıklı etkileşmelerin aralıklarından sızıp çıkar. Şiire böyle bakıldığında,şair temelde bireysel ve toplumsal olanın bir yankısını dile getirir. Bu yankı coşkusal ve ritimlidir. Şairin, şiir yoluyla oluşturmaya çalıştığı denge, onun şiirinin gücünü belirler. Bu denge şiiri kolektif ve toplumsal olanla bütünleştirir. Son sözde ve bu dengede şiir, şairle onun içinde yaşadığı çevre,toplum ve insanlarla olan dolaylı ilişkisine verdiği tepkilerin yoğunlaştığı dilsel bir bildiridir…
Sayın Arjen Ari,son çalışmanız olan EROUTİKA adlı şiir kitabınıza geçmeden önce sizin şiire ilişkin görüşünüzü (poetikasını) alabilir miyiz?
Cevap : Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum. Seydayé Evine Cigerxwin ve ondan öncesine gittiğimizde Mella'ınn, Feqi'nin, Koyi'nin ve Xani'nin aşklarına (erotikalarına) raslarız.İlk gençlik erotikamı saymazsak,ben onların erotikasını sevdim ve onların aşkına gönül verdim. Cigerxwin'de aşk ülkeydi, ulustu. Uçsuz bucaksız bir ülke, parça parça ve işgal altında bir coğrafya. Zamanla gördüm ki Mella'da ten güzelliği Tanrısal'da;Cigerxwin de toprağın bedeninde bunu bir araya getirmiştir.Onda toprak da organik bir bütündür; ten topraktır. Ayrıca hafızamızı kazıdığımızda, Melanın, dil jı mın bır/Dil jı min *, dizelerini hemen hatırlarız.Cigerxwin'in vatan aşkını bir yana bırakırsak –ki bu aslında kolektif bir aşktır-.ben de erotikamda yer verdiğim dizesiyle şöyle anımsarım: li min megre ku sévıme .* Tabii ki burada Cigerxwin'in öksüzlüğü, benim öksüzlüğüm olamazdı:Cegerxwin'in sevdasını,en az onun kadar severken, başka sevdaları da yönelmeliydim.Yönelme ihtiyacıyla hareket ettiğimde yolda Xani'yi buldum. Xani'in,bütün sevgisini; tanrısal,doğal ve insana dair olanını erotikamın girişindeki dört dizesinde özetlemiş olduğu görülmeli.Erotika bu özetin daha yoğunlaştırılmış somut bir yeni özetidir.
Daha da somut bir ifadeyle gösterirsek; Cegerxwin kendi şiirine ilişkin şöyle der:” Ben şiiri gökyüzünden yeryüzüne indirdim.” Biliniyor ki Cegerxwin gelinceye kadar şiir medresede hapistir ve daha çok tasavvufidir.Bunu benden önce sezen Cegerxwin halkın diline ulaşır ve daha önce şiirde merkez alınan Tanrısallığı şiirden dışlar.Ama bunu yaparken,bir açmazla da karşılaştığı anlaşılıyor.Nedir? Sınırlı bir alanda hareket ediyor şiir o zaman.Önceleri aşk merkez alınan Tanrısallığa odaklanmışken;bu mutlak merkez şiirsel eylemle parçalanıyor;yerine ülke ve ulus sevgisi gibi kolektif sevgiyle beraber bireysel olana yöneliyor.İzole edilmiş bir beden ve ruh mistizmi aşılıyor.Şair böylelikle yüzünü gerçekliğe,insana,çevreye,doğaya çeviriyor artık.Biçimde Tanrısal arılık, insani ve doğal bir arılığa evrilirken, bireysel ve ruhsal gerçekliğin temeline inmekte ikirciklidir yine de.Şiirim,ikircikli olan bu eylemi aşmayı amaçlıyor.Bu tespitle yola çıkıp kendi şiirsel eylemimin poetikasını oluşturduğumda özel olarak kendi erotikama ulaştığımı söyleyebilirim. Ben her şiiri,sözcük sözcük, mısra mısra,bölüm bölüm çevremde olan biten kaosu,çelişkiyi, adaletsizliği ve özellikle savaşı-bana göre yaşamın kendisi tek başına adı konulmamış bir savaştır- alır, yüreğimin hunisinde süzüyor, örüyor, duygu ve arzularla dokuyup, kendi çeşnimi ve tonumu katarak,öyle ki, kağıdı sazın teliymiş gibi vererek ,şiiri sunuyorum.Erotikamın tek bir makamla söylenmesinin sonucu da budur.Benim sesim,dağ sesidir ve isyan içeriklidir.Bunun için erotikamın poetikası,bütüncü bir aşkı seslendirmekte.Daha önceki şiirlerimde olduğu gibi bu şiirimde de bu ses daha yoğun bir kurulum göstermiştir.Kürdlerin gözünde ve algısında dağ her zaman umut olarak görüldüğünden şiirde de umut olarak yerini koruyor.Güncel konuşmadan uzak bir dil değil benimkisi..Fazla imge ihtiyacım olmuyor bu yüzden.Erotikanın elit bir dil üzerinde kurulmamış olması buna bağlanmalı.Ben her şeyde olduğu gibi şiirsel bildirinin de çırıl çıplak olmasından yanayım. Okuyucu okurken, kendine göre onu yeniden giydirebilir veya daha da soyarak onun teninden,etinden inerek ruhuna kadar ulaşabilir. Yer yüzünde bütün erotikalar yırtıcıdır! Bir ülke sevmek için savaş gerekliyse,o topraklarda artık bütün erotikalar birer savaştır.Bu anlamda benim için şiir,bir savaş aletidir.
M.A.Ural: Öyle de olsa,okuduğumuz kadarıyla, bu son çalışmanızı özel olarak aşk üzerinde temellendirdiğiniz görülüyor. Kürd folklorunda aşk ve cinsellik zaten iç içedir. Siz bunu şiire daha açık bir şekilde taşıdınız. Aykırı sayılabilecek bu tarz denemeniz sonucunda alabileceğiniz tepkileri nasıl karşılayacaksınız?
Evet.Size katılıyorum…Ama farkına varılmayan bir şey var.Bu erotika ya da bu savaş,Xani ile başlar ve beni de önüne katarak sürüp gider.Bu çalışmamın tematik olarak temel taşları,ikili bir ilişkidir.Ama bu ilişki,mutlu bir ilişki değil.Bu aşkın dışında ya da uzağında kolektif aşka uzanan eller var:ÜLKE…Şu da doğrudur:Kürd folklorunda,şarkılarında ve epopelerinde erotika vardır,ancak bu şiirimde olduğu gibi şimdiye kadar başkalarınca kurulup sunulmamıştır. Doğrusu bu şiir, klasik şiirin ve halk epopesinin ortak harmanıdır.Çünkü,imgesel planda ele alındığında, özel olarak kadın bedeninin parçaları,şiirin kimi yerlerinde,benzeş imgelerle dile getirilmektedir.Ben bir soru üzerine, bir kadına, eğer ben istersem,şiirle yüz kere mahremiyetinle birleşebilirdim, dedim.Şimdi biz yaz sonu bir hazan mevsimindeyiz. İstek ve arzunun kızışmasını-şevheti-yatıştırmak için bir karakışı geçirmek zorunda mıyız?İnsan sevgilinin gül memeleri için baharı beklemek zorunda değil. Bu eylem isteğine gelebilecek tepkileri; aşk,yaşam,ülke kent,yürek atışları, cinsellik, insanlığın kolektif nedenselliğine yabancı durmayı isteyen yasaklayıcı tutuculuk olarak ele almalı. Doğal ve yaşamsal olanın inkarı,neyi değiştirir ki!Birini sevemeyen ve isteyemeyen biri, bir ülkeyi de sevip isteyebilir mi?
M.A.Ural : Bu sözlerden sonra sizin için aşk ne anlama gelir?
Aşk veya erotika,çok çiçekli bir tarlaya benzer.Her çiçek bir diğerine bağlı değil,kendi kökü üzerindedir.Ve ayrımını öyle koyarak kendini farklılaştırıp sevdirtir.Kendi bağımsız kökleri üzerinde yaşayıp bir arada durmaları güzelliği hem daha ahenkli hem de daha renkli hale getirir.Şiir buradaki sessizliğin dilidir.Coşkusaldır.Kendini sürekli yeniden üretme enerjisi bu coşkusallıkla harekete geçer.Bir ülkeyi seviyorsam ve o ülkede birini seviyorsam;o ülkenin dağlarını,ağaç ve ormanlarını,güneşini, seher yelini seviyorsam,bu ikili sevgi,birbirini besleyecektir.Bir tarla olsa,ve çiçekleri ben kendi ellerimle ekip sulamışam;bunlar bir vadide, bir köyde, çocukluğumla birlikte büyümüşse,bir gün, birileri tarafından çiğnenip tekmili ateşe verilse, ağlamam gerekir.Yeri bile belli olmayan bir mezara ağladığım gibi…Sevgi değişik de olsa,sevgilinin;ananın, kızkardeşin sevgisiyle harmanlanan aşkın dibeğinde havlanır; iç içe geçer ve çoğalır.Kusursuz sevgi olur bu;bir o kadar da dokunulmaz… Bana sorarsanız, düşman sevgimizin üçte ikisini bizden çalıp kopararak götürdü. Ben çalınıp götürülen o aşkın peşindeyim.Şiirimle onun izini sürüyorum. Aşk, bireyin varoluşunun,dünyayı algılayıp gerçekliğe dalmanın tükenmez bir gücü olduğu kadar,özü öze,canı canana sunup yedirme arzusudur da.Bu arzu hem bilinçli hem de ateşlidir. Aşk ve coşku bu sürecin bir ürünü.Aşk özün öze kavuşması,ona akmasıdır. Benim erotikam budur.
M.Ali Ural : EROUTİKA'da şiir ete yüklenmiştir. Et ve şiir soyutlanmış reflekslerle çok çarpıcı ve çekici bir biçime oturmuştur. Ancak burada çıkan ses erildir. Aşkı da bir araç olarak kullanıp daha çok dişisel olana yapılan çağrıların temeli nedir?
Savaş koşulları altında aşk, isyankardır.Sığınağı,yattığı pusuları var.Aşkı özlem ve öfkeyle besler;onun nesnesine dayanılmaz bir istek büyütür.Çoğu zaman,böyle koşullar altında,korkunun yarattığı uyuşukluk gibi beyin yürek, kan; bedenin bütün parçaları insanın doğasına aykırı güçlerin saldırısıyla karşılaşır.Ben öldürme kahrını ve hazını birbirine benzetiyorum. Biri katildir; öteki yiyici…Aşk savaşçısının yatırdığı beden üzerine bu saldırgan duygular eşliğinde ete abanması ve onu kucaklamasındaki şiddet doğal olarak vardır. İnsan doğası gereği etoburdur.Ne kadar gizlemek istense de,onun bu özelliğini veren yırtıcılık, cinsel eylemin en hafif biçiminde bile göze çarpar. Çoğu zaman sevgilimizi kuzuya,bülbüle benzetiriz.Ama ikisinin de kafasını koparıp etine bayılırız. Bu paradoksun temelinde bastırılmış doğal cinsel şiddet var.Ben Erotikada et pazarlamıyorum. Kadın etini sevgi sofrasına çekiyorum.Alınıp satılan bir şey değil. Yemekle tükenmeyen bir nesnedir; yani bir tür bereket sofrasıdır.
M.Ali Ural: Peki erillik?
Evet sesim eril 'dir. Ancak sesim eril-erkeksi olmakla birlikte, bu sevgi ilişkisinde,kadının sesi,erkeğinkiyle yan yanadır;hatta iç içe geçer. Bir şair kendi ülkesini kendi mülkü olarak görüyorsa,sevgilisini de öyle görmeli. Çağrımın temeli yitirdiğim sesi geri çağırmaktır sesimle…Etten ziyade bütününü geri çağırma ve onunla yeniden kucaklaşmaktır. Kendi doğallığımın derinliğine inerken dişi olanı kendimle birlikte sürüklüyorum.
M.A.Ural : Şiirlerinizde kurduğunuz dil ve ritim özellikle korunmuş olmasına karşın şiiri belli bir biçime hapsetmediğiniz görülüyor. Bu ayrıca size ait bir biçim mi, yada şiirde biçim konusunda bize ne söyleyeceksiniz?
Bu sohbetin bir yerinde söylediğim gibi benim şiirim bir harmandır; kürd şiiridir.Bu harmanda kendi şiirimin balyalarını ayırsa idim,klasik Kürd şiirini ve folklorunu ıskalardım;ama ben bunu dizelerime yedirdim.Şiirsel biçim burada çok fazla önemli değil,şiirsel ritmin orurup oturmadığı önemli.Dolayısıyla biçimi belirleyen şiirin odaklandığı insaniliğin dile gelişindeki anlam ve ahenktir.Ben biçim kaygısından ziyade bir önceki şiire ekleyebileceğim bu ahengi önemserim.Bir şiirde ifade, anlam ve ahenk yöneldiği nesnesiyle ritmik bir uyumdaysa, biçim de ona zorunlu olarak uyar.Ben salt biçim savunucusu olmadığım gibi, biçimi ifade, anlam ve ritmin tamamlayıcılarından ayırmıyorum da.Diğer şiirlerime baktığınızda da böyle bir kaygımın olmadığını görebilirsiniz. İçerik biçimi belirler;dolayısıyla içsel doku nasıl başlayıp örülürse, özünden kopmadan biçime doğru öyle evrilecek.
M.A.Ural: Sizin şiirinizde diğer belli başlı şairlere ait temel özelliklerden biri olan içgüdüsel patlamalar dil yoluyla cesaretle veriliyor. Sizce şiirin esas işi, bu içgüdüsel keseciklerden çıkan patlamalara kulak vermek midir?
Mellayé Ciziri, yüreğin kaynağı aşktır, diyor. Bir Fransız da, çoğu kez çok kişi şiirin duygu işi olduğunu unutur, der. Aşk zaten duyusaldır. Bununla birlikte onun yoğunlaşması bütün geçmişimizin de etkilerini taşır. Genetik örgüye bile bu iner.İlkelliğimizin,iç güdüsel tonlarımızın günlük dile sezdirmeden bulaşması kadar doğal bir durum yok. Belki şiir, insanın elinde, bunu dile getiren tek yoldur. Bu yüzden her ciddi şiire kulak vermek gerekir; insanın derinindeki sesi duymalı, dinlemeli.Siir nasıl bir savaş aletiyse bana göre,aynı zamanda insanın derinliğini anlamanın en geçerli yoludur.
M.A.Ural: Şiiriniz kürtçe. Ama hem Latin hemde Arap alfabesiyle yayınlamişsınız. Buna niye ihtiyac duydunuz?
Bildiğiniz gibi,Kürdler,şimdiye kadar,üç alfabeyle yazıyı kullanmıştır.Bunlar hala kullanılıyor: Arapça, Latince ve Kril…Bildiğim kadarıyla,tektip bir alfabe isteği, daha çok politik olsa da, bir şair olarak, bu politik isteğin sonucunu beklemek zorunda hissetmedim kendimi. Bu tercih kişisel bir nedene dayanıyor. Yaratılan bu fırsatlaş unu söyleyebilirim ki, Kürdler tek alfabe kullanmadıkları sürece, ulusal edebiyatta ifade biçimi yeterince oturmaz.Bu süreç oluşuncaya kadar ses ve sözü dejenere etmeden şu veya bu alfabenin simgelerini kullanarak yazmak,aykırılık taşımaz. Klasik Kürd şirinin çıkış noktasında, Kürdlerin buluşu olacak simgeler yazıda kullanılmamıştır.Saydığım üç alfabede de Kürdler hala yazıp okuyorlarsa, Erotika'nın Latin ve Arap alfabesini bir arada kullanmış olması, ona daha geniş bir alana seslenme olanağı verebileceğinden, bu tercih şimdilik, yerindedir.Ses,söz ve öz değişmiyorsa, kullandığınız simgelerin pek önemi yoktur.
M.A.Ural: Baştan sona bu söyleşiye konu olan düşüncelerin çok tartışılcağı kesin.Son olarak kendinizi buna hazır hissediyor musunuz diye, soracağım…
Şiirime sahip olduğum gibi şiire ilşkin görüş ve değerlendirmelerimin şiir ve sanat dünyasında tartışılması bana haz verecektir. Ben kendimi elbette hazır hissediyorum. Erotika'nın bu anlamda kışkırtıcı olması beni ayrıca boş bir çabaya girmediğime inandıracaktır.
M.Ali Ural: Teşekkürler Arjen Ari…
Eroutika/Şiir
Weşanen LİS
Temin edilecek yerler:Lis Basın Yayın Pazarlama
Wesanenlis@yahoo.com
Tlf: 0412-228 73 30/Diyarbekir
“Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum”
Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum. Seydayé Evine Cigerxwin ve ondan öncesine gittiğimizde Mella'ınn, Feqi'nin, Koyi'nin ve Xani'nin aşklarına (erotikalarına) raslarız. İlk gençlik erotikamı saymazsak,ben onların erotikasını sevdim ve onların aşkına gönül verdim. Cigerxwin'de aşk ülkeydi, ulustu. Uçsuz bucaksız bir ülke, parça parça ve işgal altında bir coğrafya.
Kürd Şairi Arjen Ari ile Son Şiir Divanı EROUTİKA Üzerine Söyleşiyi M. Ali Ural Yaptı.
M.A.Ural : Genel olarak sanat,özel planda şiir bireysel bir çabadır. Diğer yazılı sanat türlerine göre şiir daha derin bir bireyselliğin etkin temeli oluyor. İnsanın içgüdülerinin coşkusal patlamalarını dil yoluyla açıklanması,kendiliğinden bir ritme uyar. Bu durum tümüyle rasyonel olmayan bir süreçtir. Ritmin tokluğunu besleyen de temelde budur. Rasyonel olanın iki ayrı temelde anlaşılması şiirin temel özelliklerindendir. İnsanın dış dünyaya bakar bakmaz, bir düzen uyumluluğunu görmek istemesi rasyonel bir tutumdur. Ama insan kendi içine döndüğünde bu düzenin karma karışık olduğunu hemen hissedip algılar. Şiir bu anlamda öznel ve nesnel karmaşanın diyalektik sürecindeki karşılıklı etkileşmelerin aralıklarından sızıp çıkar. Şiire böyle bakıldığında,şair temelde bireysel ve toplumsal olanın bir yankısını dile getirir. Bu yankı coşkusal ve ritimlidir. Şairin, şiir yoluyla oluşturmaya çalıştığı denge, onun şiirinin gücünü belirler. Bu denge şiiri kolektif ve toplumsal olanla bütünleştirir. Son sözde ve bu dengede şiir, şairle onun içinde yaşadığı çevre,toplum ve insanlarla olan dolaylı ilişkisine verdiği tepkilerin yoğunlaştığı dilsel bir bildiridir…
Sayın Arjen Ari,son çalışmanız olan EROUTİKA adlı şiir kitabınıza geçmeden önce sizin şiire ilişkin görüşünüzü (poetikasını) alabilir miyiz?
Cevap : Ben bir şair olarak kendimi Cigerxwin okulundan sayıyorum. Seydayé Evine Cigerxwin ve ondan öncesine gittiğimizde Mella'ınn, Feqi'nin, Koyi'nin ve Xani'nin aşklarına (erotikalarına) raslarız.İlk gençlik erotikamı saymazsak,ben onların erotikasını sevdim ve onların aşkına gönül verdim. Cigerxwin'de aşk ülkeydi, ulustu. Uçsuz bucaksız bir ülke, parça parça ve işgal altında bir coğrafya. Zamanla gördüm ki Mella'da ten güzelliği Tanrısal'da;Cigerxwin de toprağın bedeninde bunu bir araya getirmiştir.Onda toprak da organik bir bütündür; ten topraktır. Ayrıca hafızamızı kazıdığımızda, Melanın, dil jı mın bır/Dil jı min *, dizelerini hemen hatırlarız.Cigerxwin'in vatan aşkını bir yana bırakırsak –ki bu aslında kolektif bir aşktır-.ben de erotikamda yer verdiğim dizesiyle şöyle anımsarım: li min megre ku sévıme .* Tabii ki burada Cigerxwin'in öksüzlüğü, benim öksüzlüğüm olamazdı:Cegerxwin'in sevdasını,en az onun kadar severken, başka sevdaları da yönelmeliydim.Yönelme ihtiyacıyla hareket ettiğimde yolda Xani'yi buldum. Xani'in,bütün sevgisini; tanrısal,doğal ve insana dair olanını erotikamın girişindeki dört dizesinde özetlemiş olduğu görülmeli.Erotika bu özetin daha yoğunlaştırılmış somut bir yeni özetidir.
Daha da somut bir ifadeyle gösterirsek; Cegerxwin kendi şiirine ilişkin şöyle der:” Ben şiiri gökyüzünden yeryüzüne indirdim.” Biliniyor ki Cegerxwin gelinceye kadar şiir medresede hapistir ve daha çok tasavvufidir.Bunu benden önce sezen Cegerxwin halkın diline ulaşır ve daha önce şiirde merkez alınan Tanrısallığı şiirden dışlar.Ama bunu yaparken,bir açmazla da karşılaştığı anlaşılıyor.Nedir? Sınırlı bir alanda hareket ediyor şiir o zaman.Önceleri aşk merkez alınan Tanrısallığa odaklanmışken;bu mutlak merkez şiirsel eylemle parçalanıyor;yerine ülke ve ulus sevgisi gibi kolektif sevgiyle beraber bireysel olana yöneliyor.İzole edilmiş bir beden ve ruh mistizmi aşılıyor.Şair böylelikle yüzünü gerçekliğe,insana,çevreye,doğaya çeviriyor artık.Biçimde Tanrısal arılık, insani ve doğal bir arılığa evrilirken, bireysel ve ruhsal gerçekliğin temeline inmekte ikirciklidir yine de.Şiirim,ikircikli olan bu eylemi aşmayı amaçlıyor.Bu tespitle yola çıkıp kendi şiirsel eylemimin poetikasını oluşturduğumda özel olarak kendi erotikama ulaştığımı söyleyebilirim. Ben her şiiri,sözcük sözcük, mısra mısra,bölüm bölüm çevremde olan biten kaosu,çelişkiyi, adaletsizliği ve özellikle savaşı-bana göre yaşamın kendisi tek başına adı konulmamış bir savaştır- alır, yüreğimin hunisinde süzüyor, örüyor, duygu ve arzularla dokuyup, kendi çeşnimi ve tonumu katarak,öyle ki, kağıdı sazın teliymiş gibi vererek ,şiiri sunuyorum.Erotikamın tek bir makamla söylenmesinin sonucu da budur.Benim sesim,dağ sesidir ve isyan içeriklidir.Bunun için erotikamın poetikası,bütüncü bir aşkı seslendirmekte.Daha önceki şiirlerimde olduğu gibi bu şiirimde de bu ses daha yoğun bir kurulum göstermiştir.Kürdlerin gözünde ve algısında dağ her zaman umut olarak görüldüğünden şiirde de umut olarak yerini koruyor.Güncel konuşmadan uzak bir dil değil benimkisi..Fazla imge ihtiyacım olmuyor bu yüzden.Erotikanın elit bir dil üzerinde kurulmamış olması buna bağlanmalı.Ben her şeyde olduğu gibi şiirsel bildirinin de çırıl çıplak olmasından yanayım. Okuyucu okurken, kendine göre onu yeniden giydirebilir veya daha da soyarak onun teninden,etinden inerek ruhuna kadar ulaşabilir. Yer yüzünde bütün erotikalar yırtıcıdır! Bir ülke sevmek için savaş gerekliyse,o topraklarda artık bütün erotikalar birer savaştır.Bu anlamda benim için şiir,bir savaş aletidir.
M.A.Ural: Öyle de olsa,okuduğumuz kadarıyla, bu son çalışmanızı özel olarak aşk üzerinde temellendirdiğiniz görülüyor. Kürd folklorunda aşk ve cinsellik zaten iç içedir. Siz bunu şiire daha açık bir şekilde taşıdınız. Aykırı sayılabilecek bu tarz denemeniz sonucunda alabileceğiniz tepkileri nasıl karşılayacaksınız?
Evet.Size katılıyorum…Ama farkına varılmayan bir şey var.Bu erotika ya da bu savaş,Xani ile başlar ve beni de önüne katarak sürüp gider.Bu çalışmamın tematik olarak temel taşları,ikili bir ilişkidir.Ama bu ilişki,mutlu bir ilişki değil.Bu aşkın dışında ya da uzağında kolektif aşka uzanan eller var:ÜLKE…Şu da doğrudur:Kürd folklorunda,şarkılarında ve epopelerinde erotika vardır,ancak bu şiirimde olduğu gibi şimdiye kadar başkalarınca kurulup sunulmamıştır. Doğrusu bu şiir, klasik şiirin ve halk epopesinin ortak harmanıdır.Çünkü,imgesel planda ele alındığında, özel olarak kadın bedeninin parçaları,şiirin kimi yerlerinde,benzeş imgelerle dile getirilmektedir.Ben bir soru üzerine, bir kadına, eğer ben istersem,şiirle yüz kere mahremiyetinle birleşebilirdim, dedim.Şimdi biz yaz sonu bir hazan mevsimindeyiz. İstek ve arzunun kızışmasını-şevheti-yatıştırmak için bir karakışı geçirmek zorunda mıyız?İnsan sevgilinin gül memeleri için baharı beklemek zorunda değil. Bu eylem isteğine gelebilecek tepkileri; aşk,yaşam,ülke kent,yürek atışları, cinsellik, insanlığın kolektif nedenselliğine yabancı durmayı isteyen yasaklayıcı tutuculuk olarak ele almalı. Doğal ve yaşamsal olanın inkarı,neyi değiştirir ki!Birini sevemeyen ve isteyemeyen biri, bir ülkeyi de sevip isteyebilir mi?
M.A.Ural : Bu sözlerden sonra sizin için aşk ne anlama gelir?
Aşk veya erotika,çok çiçekli bir tarlaya benzer.Her çiçek bir diğerine bağlı değil,kendi kökü üzerindedir.Ve ayrımını öyle koyarak kendini farklılaştırıp sevdirtir.Kendi bağımsız kökleri üzerinde yaşayıp bir arada durmaları güzelliği hem daha ahenkli hem de daha renkli hale getirir.Şiir buradaki sessizliğin dilidir.Coşkusaldır.Kendini sürekli yeniden üretme enerjisi bu coşkusallıkla harekete geçer.Bir ülkeyi seviyorsam ve o ülkede birini seviyorsam;o ülkenin dağlarını,ağaç ve ormanlarını,güneşini, seher yelini seviyorsam,bu ikili sevgi,birbirini besleyecektir.Bir tarla olsa,ve çiçekleri ben kendi ellerimle ekip sulamışam;bunlar bir vadide, bir köyde, çocukluğumla birlikte büyümüşse,bir gün, birileri tarafından çiğnenip tekmili ateşe verilse, ağlamam gerekir.Yeri bile belli olmayan bir mezara ağladığım gibi…Sevgi değişik de olsa,sevgilinin;ananın, kızkardeşin sevgisiyle harmanlanan aşkın dibeğinde havlanır; iç içe geçer ve çoğalır.Kusursuz sevgi olur bu;bir o kadar da dokunulmaz… Bana sorarsanız, düşman sevgimizin üçte ikisini bizden çalıp kopararak götürdü. Ben çalınıp götürülen o aşkın peşindeyim.Şiirimle onun izini sürüyorum. Aşk, bireyin varoluşunun,dünyayı algılayıp gerçekliğe dalmanın tükenmez bir gücü olduğu kadar,özü öze,canı canana sunup yedirme arzusudur da.Bu arzu hem bilinçli hem de ateşlidir. Aşk ve coşku bu sürecin bir ürünü.Aşk özün öze kavuşması,ona akmasıdır. Benim erotikam budur.
M.Ali Ural : EROUTİKA'da şiir ete yüklenmiştir. Et ve şiir soyutlanmış reflekslerle çok çarpıcı ve çekici bir biçime oturmuştur. Ancak burada çıkan ses erildir. Aşkı da bir araç olarak kullanıp daha çok dişisel olana yapılan çağrıların temeli nedir?
Savaş koşulları altında aşk, isyankardır.Sığınağı,yattığı pusuları var.Aşkı özlem ve öfkeyle besler;onun nesnesine dayanılmaz bir istek büyütür.Çoğu zaman,böyle koşullar altında,korkunun yarattığı uyuşukluk gibi beyin yürek, kan; bedenin bütün parçaları insanın doğasına aykırı güçlerin saldırısıyla karşılaşır.Ben öldürme kahrını ve hazını birbirine benzetiyorum. Biri katildir; öteki yiyici…Aşk savaşçısının yatırdığı beden üzerine bu saldırgan duygular eşliğinde ete abanması ve onu kucaklamasındaki şiddet doğal olarak vardır. İnsan doğası gereği etoburdur.Ne kadar gizlemek istense de,onun bu özelliğini veren yırtıcılık, cinsel eylemin en hafif biçiminde bile göze çarpar. Çoğu zaman sevgilimizi kuzuya,bülbüle benzetiriz.Ama ikisinin de kafasını koparıp etine bayılırız. Bu paradoksun temelinde bastırılmış doğal cinsel şiddet var.Ben Erotikada et pazarlamıyorum. Kadın etini sevgi sofrasına çekiyorum.Alınıp satılan bir şey değil. Yemekle tükenmeyen bir nesnedir; yani bir tür bereket sofrasıdır.
M.Ali Ural: Peki erillik?
Evet sesim eril 'dir. Ancak sesim eril-erkeksi olmakla birlikte, bu sevgi ilişkisinde,kadının sesi,erkeğinkiyle yan yanadır;hatta iç içe geçer. Bir şair kendi ülkesini kendi mülkü olarak görüyorsa,sevgilisini de öyle görmeli. Çağrımın temeli yitirdiğim sesi geri çağırmaktır sesimle…Etten ziyade bütününü geri çağırma ve onunla yeniden kucaklaşmaktır. Kendi doğallığımın derinliğine inerken dişi olanı kendimle birlikte sürüklüyorum.
M.A.Ural : Şiirlerinizde kurduğunuz dil ve ritim özellikle korunmuş olmasına karşın şiiri belli bir biçime hapsetmediğiniz görülüyor. Bu ayrıca size ait bir biçim mi, yada şiirde biçim konusunda bize ne söyleyeceksiniz?
Bu sohbetin bir yerinde söylediğim gibi benim şiirim bir harmandır; kürd şiiridir.Bu harmanda kendi şiirimin balyalarını ayırsa idim,klasik Kürd şiirini ve folklorunu ıskalardım;ama ben bunu dizelerime yedirdim.Şiirsel biçim burada çok fazla önemli değil,şiirsel ritmin orurup oturmadığı önemli.Dolayısıyla biçimi belirleyen şiirin odaklandığı insaniliğin dile gelişindeki anlam ve ahenktir.Ben biçim kaygısından ziyade bir önceki şiire ekleyebileceğim bu ahengi önemserim.Bir şiirde ifade, anlam ve ahenk yöneldiği nesnesiyle ritmik bir uyumdaysa, biçim de ona zorunlu olarak uyar.Ben salt biçim savunucusu olmadığım gibi, biçimi ifade, anlam ve ritmin tamamlayıcılarından ayırmıyorum da.Diğer şiirlerime baktığınızda da böyle bir kaygımın olmadığını görebilirsiniz. İçerik biçimi belirler;dolayısıyla içsel doku nasıl başlayıp örülürse, özünden kopmadan biçime doğru öyle evrilecek.
M.A.Ural: Sizin şiirinizde diğer belli başlı şairlere ait temel özelliklerden biri olan içgüdüsel patlamalar dil yoluyla cesaretle veriliyor. Sizce şiirin esas işi, bu içgüdüsel keseciklerden çıkan patlamalara kulak vermek midir?
Mellayé Ciziri, yüreğin kaynağı aşktır, diyor. Bir Fransız da, çoğu kez çok kişi şiirin duygu işi olduğunu unutur, der. Aşk zaten duyusaldır. Bununla birlikte onun yoğunlaşması bütün geçmişimizin de etkilerini taşır. Genetik örgüye bile bu iner.İlkelliğimizin,iç güdüsel tonlarımızın günlük dile sezdirmeden bulaşması kadar doğal bir durum yok. Belki şiir, insanın elinde, bunu dile getiren tek yoldur. Bu yüzden her ciddi şiire kulak vermek gerekir; insanın derinindeki sesi duymalı, dinlemeli.Siir nasıl bir savaş aletiyse bana göre,aynı zamanda insanın derinliğini anlamanın en geçerli yoludur.
M.A.Ural: Şiiriniz kürtçe. Ama hem Latin hemde Arap alfabesiyle yayınlamişsınız. Buna niye ihtiyac duydunuz?
Bildiğiniz gibi,Kürdler,şimdiye kadar,üç alfabeyle yazıyı kullanmıştır.Bunlar hala kullanılıyor: Arapça, Latince ve Kril…Bildiğim kadarıyla,tektip bir alfabe isteği, daha çok politik olsa da, bir şair olarak, bu politik isteğin sonucunu beklemek zorunda hissetmedim kendimi. Bu tercih kişisel bir nedene dayanıyor. Yaratılan bu fırsatlaş unu söyleyebilirim ki, Kürdler tek alfabe kullanmadıkları sürece, ulusal edebiyatta ifade biçimi yeterince oturmaz.Bu süreç oluşuncaya kadar ses ve sözü dejenere etmeden şu veya bu alfabenin simgelerini kullanarak yazmak,aykırılık taşımaz. Klasik Kürd şirinin çıkış noktasında, Kürdlerin buluşu olacak simgeler yazıda kullanılmamıştır.Saydığım üç alfabede de Kürdler hala yazıp okuyorlarsa, Erotika'nın Latin ve Arap alfabesini bir arada kullanmış olması, ona daha geniş bir alana seslenme olanağı verebileceğinden, bu tercih şimdilik, yerindedir.Ses,söz ve öz değişmiyorsa, kullandığınız simgelerin pek önemi yoktur.
M.A.Ural: Baştan sona bu söyleşiye konu olan düşüncelerin çok tartışılcağı kesin.Son olarak kendinizi buna hazır hissediyor musunuz diye, soracağım…
Şiirime sahip olduğum gibi şiire ilşkin görüş ve değerlendirmelerimin şiir ve sanat dünyasında tartışılması bana haz verecektir. Ben kendimi elbette hazır hissediyorum. Erotika'nın bu anlamda kışkırtıcı olması beni ayrıca boş bir çabaya girmediğime inandıracaktır.
M.Ali Ural: Teşekkürler Arjen Ari…
Eroutika/Şiir
Weşanen LİS
Temin edilecek yerler:Lis Basın Yayın Pazarlama
Wesanenlis@yahoo.com
Tlf: 0412-228 73 30/Diyarbekir
Friday, May 25, 2007
Monday, May 21, 2007
yildirim türker
Geçmiş geçmediyse suç bizde
Yıldırım Türker
21/05/2007
Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz.
Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar, hayatımızı bizden kaçırmak üzerine kurgulanmış.
Asal soruyu Rakel Dink, Başbakan'a soruyordu. Mektubunu okudunuz mu?
"...Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hâlâ hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı'nın 9 Nisan'da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çektirmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayımlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti, böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor?"
İşte, sorulması gereken soru budur.
Rakel Dink'in parantezleyip andığı konuşmadan haberiniz var mı? Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman 9 Nisan'da bir şehit cenazesinde duygularına esir düşmüş ve emekliliği bekleyemeden haykırıvermişti: "Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, AB Parlamentosu, şehidimizi katledenler için kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler."
Kısacası, askerin her dem düşman ilan ettikleri, her fırsatta işaret edip andıçladıklarının başta yaşama hakkından başlayarak bütün hakları
askıya mı alınmıştır?
Şemdinli konusunda kim bilir ne tür pazarlıklar sonucu korkup geri çekildiği için yakında kafasına yediği muhtırayı hak etmemişse de o muhtıranın yolunu açmış olan sayın Başbakan bakalım bu mektubu değerlendirebilecek mi?
Geçmişin adaleti
Türkiye 78'liler Girişimi yeni bir dosya açtı.
Evet, asıl sorun işte tam da buradan kanıyor. Birlikte okuyalım.
"Bugün 18 Mayıs. Evet bundan tam 25 yıl önce 1982 yılında; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'nın; '53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü, bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı' ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporları'nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.
Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak, 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında ölüyorlardı.
Bugün Cumhuriyet tarihinin en derin kırılmalarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyor.
Camdan kırığımız: Türkler ve Kürtler!
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "Görme, duyma ve
konuşma" diyordu. Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara çıktı.
Şimdi soruyoruz: Böyle başlamadı mı?
Kürt sorunu hep vardı. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi. Diyarbakır'da insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi. Bu Türkiye toplumu içinde kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı. Cuntanın Diyarbakır Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar.
Yine soruyoruz: Dünden bugüne süreç böyle yaşanmadı mı?
Bizler: Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanıyoruz.
Bizler: Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları
adalet duygusuyla saracağı görüşündeyiz.
Bizler: Adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; Demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet ediyoruz.
Diyarbakır Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolu budur!
Barışa giden yol budur!
18 Mayıs 2007: Kaldığımız yerden devam ediyoruz!
Türkiye 78'liler Girişimi"
Hasan Cemal aktarmıştı
Hasan Cemal'in benzersiz çalışması 'Kürtler'in girişinden bir bölümü aktararak ben de hepinizi destek olmaya çağırıyorum.
Hasan Cemal, "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim" diyor. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım" diye başlıyor sözlerine.
İşte anlattıklarının son bölümü:
"Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak....Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
PKK'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik!
Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta.
Elli beş yaşındaydım.
Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni."
Yıldırım Türker
21/05/2007
Evet, kaldığımız yerden devam ediyoruz. Solcu olmayan sol partilerin birleşmesi için dua edip asker muhtıralarına şükrediyoruz.
Tartışmaya itildiğimiz konular, tartışmakla görevlendirildiğimiz sorunlar, hayatımızı bizden kaçırmak üzerine kurgulanmış.
Asal soruyu Rakel Dink, Başbakan'a soruyordu. Mektubunu okudunuz mu?
"...Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hâlâ hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı'nın 9 Nisan'da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çektirmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayımlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti, böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor?"
İşte, sorulması gereken soru budur.
Rakel Dink'in parantezleyip andığı konuşmadan haberiniz var mı? Giresun Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Dursun Ali Karaduman 9 Nisan'da bir şehit cenazesinde duygularına esir düşmüş ve emekliliği bekleyemeden haykırıvermişti: "Bugün Amerikan Senatosu, Fransız Meclisi, İngiliz Lortları, AB Parlamentosu, şehidimizi katledenler için kınama mesajı göndermedi. Onlar ancak hainler öldüğü zaman kınama mesajı gönderirler."
Kısacası, askerin her dem düşman ilan ettikleri, her fırsatta işaret edip andıçladıklarının başta yaşama hakkından başlayarak bütün hakları
askıya mı alınmıştır?
Şemdinli konusunda kim bilir ne tür pazarlıklar sonucu korkup geri çekildiği için yakında kafasına yediği muhtırayı hak etmemişse de o muhtıranın yolunu açmış olan sayın Başbakan bakalım bu mektubu değerlendirebilecek mi?
Geçmişin adaleti
Türkiye 78'liler Girişimi yeni bir dosya açtı.
Evet, asıl sorun işte tam da buradan kanıyor. Birlikte okuyalım.
"Bugün 18 Mayıs. Evet bundan tam 25 yıl önce 1982 yılında; Diyarbakır Cezaevi'nde, insanlığa karşı olan tüm askeri darbelerin tarihsel karanlığında, işkencenin karanlık odalarında, insan kişiliği ve kimliği, yine insanlar tarafından yok ediliyordu.
2 Nisan 1984 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'nın; '53 ölüm olayına rastlandığı, bu ölüm olaylarında 14 kişinin kendini astığı ve yaktığı, 23 kişinin çeşitli hastalıklardan öldüğü, 7 kişinin ölüm orucu ve açlık grevinde öldüğü, 7 kişinin işkencede öldüğü, bazı münferit hadiseler dışında işkence olaylarının olmadığı' ile ilgili açıklamaları, alevler, ölüm askıları ve çeşitli hastalıklar yazan 'ölüm raporları'nın soğukluğunda yalanlanarak, mezarlıklara doğru, sessiz bir çığlığın geri dönüşü gibi akıp gidiyordu.
Bu ülkenin cezaevlerinde ve Diyarbakır Cezaevi'nde de insanlar ölüyordu. Ferhat Kurtay, Eşref Anyık, Necmi Öner, Mahmut Zengin kendilerini yakarak, 12 Eylül 1980-Mart 1984, ağır, sistematik, yaygın ve sürekli işkencenin uygulandığı binlerce mağdurun tanıklığında ölüyorlardı.
Bugün Cumhuriyet tarihinin en derin kırılmalarıyla seçime gidiliyor. Demokrasinin evrensel yolculuğuna çıkarken, toplumun tüm kesimlerine saçılmış kırıklar, kanamaya devam ediyor.
Camdan kırığımız: Türkler ve Kürtler!
12 Eylül darbesi tüm demokrasi güçlerine karşıydı ama Kürtlerin payına daha ağır olanı, olağanüstü vahşet düştü. Ağır sansür; "Görme, duyma ve
konuşma" diyordu. Bu Türkiye toplumunun yaşanan vahşetten haberdar olmasını engelledi.
Daha fazla dayanamayan Kürtler ise dağlara çıktı.
Şimdi soruyoruz: Böyle başlamadı mı?
Kürt sorunu hep vardı. 12 Eylül sürecinde Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananlar Kürt sorununun boyutunu ve niteliğini değiştirdi. Diyarbakır'da insanların kişilikleri ve kimlikleri üzerine gidildi. Bu Türkiye toplumu içinde kırılma, hatta derin bir yarılma yarattı. Cuntanın Diyarbakır Cezaevi'nde uyguladığı ırkçı-kafatasçı vahşetle yüzleşmeyenler, Kürt sorununun neden çözülmediğini bugün dahi anlayamazlar.
Yine soruyoruz: Dünden bugüne süreç böyle yaşanmadı mı?
Bizler: Türklerin/Kürtlerin, birbirimizi anlamanın yolunun Diyarbakır Cezaevi'nde yaşananları/yaşatılanları sorgulamaktan geçtiğine inanıyoruz.
Bizler: Diyarbakır vahşetinin sorumlularının toplum vicdanında ve insanlığın ortak değeri hukukta yargılanmasının toplumsal yaraları
adalet duygusuyla saracağı görüşündeyiz.
Bizler: Adalet ve toplumsal barış için bu ülkenin tüm demokrasi güçlerini, 'Diyarbakır Cezaevi Gerçeğini Araştırma ve Adalet Komisyonu'nu kurarak; yok edici karanlıkları var edenleri ve bu karanlıklarda var olanları, insan kişiliğini ve onurunu yok edenleri, insanlık suçu işleyenleri; Demokrasinin aydınlığına, gün ışığına çıkarmaya davet ediyoruz.
Diyarbakır Cezaevi karanlık sayfasını kapatmanın yolu budur!
Barışa giden yol budur!
18 Mayıs 2007: Kaldığımız yerden devam ediyoruz!
Türkiye 78'liler Girişimi"
Hasan Cemal aktarmıştı
Hasan Cemal'in benzersiz çalışması 'Kürtler'in girişinden bir bölümü aktararak ben de hepinizi destek olmaya çağırıyorum.
Hasan Cemal, "Felat Cemiloğlu'nun başından geçenleri ilk kez bir Diyarbakır akşamında 1990'lı yılların başında kendi ağzından dinlemiştim" diyor. Cemiloğlu, "Hapishaneden çıktıktan sonra genç olsaydım, dağa çıkardım" diye başlıyor sözlerine.
İşte anlattıklarının son bölümü:
"Seni psikolojik olarak çökertmek, yıkmak için her şey yapılırdı. Kapının önüne çıkararak cop sokmak....Seyredene de o copu yalatırlar. Kusarsan, öbürüne yalatarak yeri temizletirler.
PKK'nın ismini daha önce hiç duymamıştım.
İçeri alındıktan sonra öğrendim. O zamana kadar biz bu örgütü 'Apocular' diye bilirdik.
Bu anlamda siyasetle hiç ilgilenmemiştim.
Dişlerimin çoğu sallanıyordu. Neden mi? Çünkü hep kalas dayağı vardı ceza olarak. Aç ağzını derlerdi, kalası getirir, iki elleriyle tutar ve küt
diye çenenin altından yukarı doğru vururlardı.
O kalın kalası çenene alt taraftan yedin mi, eğer tecrübesizsen dilini ısırırsın. Tecrübeliysen dilini ısırmazsın ama bu sefer de dişlerin birbirine girer. İşte böyle bir şey. Bana bir gün bir avuç bok yedirdiler de, sallanan dişlerimden kurtuldum!
Tek ayak üstünde, duvar dibinde duruyordum. Ceza! Ama bir süre sonra yoruluyorum. Ayağım düşüyor yere, tutamıyorum. Emre itaatsizlik!
Cezası: Duvarın dibinde, kanalizasyonun kapağını kaldırdılar, bir avuç bok alıp ağzıma attım. Sonra ağzımda pislik, hazır ola geçtim, öylece duruyorum.
Kıpırdamak yok. Temizlemek yok. Yere tükürmek yok. Öylece ağzın kapalı, kımıldamadan ayakta, hazır olda bekliyorsun.
Bir süre sonra bıraktı, içeri girdim.
Elazığlı arkadaş. İsmi Ramazan. Allah razı olsun, bazı dişlerimi iple çekti. Çünkü temizleyemedim dişlerimi...Altın kaplama olan iki dişten birini cebine attı, birini bana verdi hatıra olarak. Hapishaneden çıktıktan sonra ilk işim dişçiye gidip takma diş yaptırmak oldu.
Sekiz ay yattım, Diyarbakır E Tipi Askeri Cezaevi 33 No'lu koğuşta.
Elli beş yaşındaydım.
Sekiz ayda 18 kilo verdim. İğne iplik kaldım. Çıktığımda kimse tanımadı beni."
Subscribe to:
Posts (Atom)
