Yasaklı Şivan’la Kürtçe yayın...
ORAL ÇALIŞLAR
Politika / 28/12/2008
oralcalislar@gmail.com
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
TRT’nin Kürtçe yayını 1 Ocak 2009’da başlıyor. Yapılacak açılışta Kürtlerin ünlü türkücüsü Şivan Perwer’in konseri banttan yayımlanacak. Hürriyet gazetesinin haberine göre; TRT 6’nın Yayın Koordinatörü Sinan İlhan, Almanya’da yaşayan ve Türkiye’ye hukuki sorunları nedeniyle gelemeyen Şivan Perwer’le bizzat görüşmeye gitti. Haftada
bir gün müzik programı sunması teklifini kabul eden Perwer, program başına 60 bin
dolar istedi. TRT bu parayı ödeyemeyeceğini belirtince bant yayına karar verildi.
Şimdi bu haberi nasıl değerlendirmeli?
TRT’nin çabalarını olumlu karşılamak gerekiyor. Sonuç olarak Kürtçe yayını inandırıcı hale getirebilmek amacıyla Kürtlerin tanınmış sanatçılarını programa katmaya çalışıyorlar.
Böyle yapmazlarsa Kürtlerin bu programlara ilgi göstermeyeceği bilinen bir gerçek.
Gazetelere yansıdığı kadarıyla Şivan Perwer’in dışında Rojin de sabahları program yapacak, Nilüfer Akbal ise geceleri yayına katılacak. Yazar Muhsin Kızılkaya da kanala edebiyat programı hazırlayacak. Yine haberlere göre TRT Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkılarını da ilerde yayınlamayı düşünüyor.
Tabii bu haberlerin dramatik paradoksal yanları olduğu da ayrı bir gerçek. Şivan Perwer hâlâ Türkiye’ye gelemiyor, konser vermesi yasak. Rojin’in, sırf Kürt kimliği nedeniyle devlet tiyatrolarında başına gelmedik kalmadı. Ahmet Kaya ise ayrı bir öykü. Sırf “Bir gün Kürtçe klip yapacağım, bakalım o zaman yayımlayabilecek misiniz?” diye sorduğu için medya lincine uğramış, Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı.
Radikal gazetesi de dün TRT’nin Kürtçe yayına başlama çalışmalarıyla birlikte ortaya çıkan çarpıklıklara dikkat çekerken, yasaklı harflerden ve Şivan Perwer’e ilişkin ilginç bir mahkeme kararından söz etti.
W, Q ve X harfleri Kürtçe yayın yapan TRT-Şeş’in (TRT-6) deneme yayınında
kullanıldı. Mevcut mevzuata göre, 2002’de Diyarbakır’da Kürtçe yayın yapan ART
televizyonu sahibine beş yıl hapis cezası getiren Şivan Perver’in ‘Mehemedo’ şarkısıyla yayın hayatına başlayan TRT-6, hakkında savcılıklar ve RTÜK harekete geçebilir.
AB’ye uyum yasaları amacıyla yapılan bir dizi değişikliğe rağmen üç yasaklı harf bulunan isimler çocuklara verilemedi. İçişleri Bakanlığı valiliklere genelge göndererek bu harflerin kullanılmasına göz yumulmamasını istedi.
Siyasi Partiler Yasası partilerin propaganda faaliyetlerinde Kürtçe kullanmayı yasaklanıyor.
Bu yasak da hazırlanan afiş ve pankartlarda bu üç harfin kullanılmasını engelliyor.
Kürtçe’nin kullanımı, o kadar çok yasak ve cezaya neden oldu ki. Bunun en son ve en tipik örneklerinden birisi Danıştay 8. Dairesi’nin kararıydı. 2007’de çok dilli belediyecilik kararı alan Diyarbakır’ın Sur Beldesi Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Danıştay kararıyla başkanlıktan düşürüldü ve bu kararı onaylayan belediye meclisi feshedildi. Bir ilginç örnek de sınırda yaşandı: Babası siyasi mülteci olan Alman vatandaşı Welat, annesiyle Türkiye’ye girerken isminde ‘W’ harfi olduğu için girişine izin verilmedi. İçişleri Bakanlığı Welat’ın vize sorunu nedeniyle giremediğini ileri sürdü ama vize sorununun da isimden kaynaklandığı anlaşıldı. Genelkurmay, Nisan 2008’de hazırladığı afişlerle ‘W, Q ve X’ harflerinin üzerini çizdi.
Gördüğünüz gibi Kürtçe yayın yaptım demekle olmuyor. Türkiye bir yasaklar ülkesi. Kürt sorunu tartışması yapılırken bazı çevreler garip garip yüzümüze bakar ve şöyle derler: Kürtlere ne yasak var ki? İsterlerse Cumhurbaşkanı bile olabilirler, oldular da. Öyledir de ‘Kürtçe’ türkü söyleyemezler. Kürt kimliğiyle orta çıkamazlar. Çıkarlarsa bedelini öderler. Ödediler de.
Unutmayın, Kürtlerin en çok beğendikleri sanatçılardan Şivan Perwer hâlâ Türkiye’de konser veremiyor. Bir yurtdışı gezim sırasında bana yaşadığı sıkıntıları anlatmış ve Türkiye’ye gelip konser vermek istediğini söylemişti.
TRT yöneticilerine kolaylık dilemekten başka bir şey gelmiyor aklımıza...
Sunday, December 28, 2008
Cengiz Çandar
Sırası mıydı?
CENGİZ ÇANDAR
Yorum / 28/12/2008
ccandar@radikal.com.tr
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Devlet televizyonu TRT, Kürtçe deneme yayınlarına başladı. Haftaya ‘TRT-Şeş’ yani ‘TRT-6’ olarak 24 saat Kürtçe yayın yapacak. TRT ve iktidar çevreleri bu kanala izleyici çekebilmek için bir sürü kapı çalıyor. Kapısı çalınanlardan biri, tanınmış şarkıcı Rojin.
Devletin Şanlıurfa Suruç ilçesindeki kaymakamı ise Suruç Belediyesi ile mahkemelik olmuş durumda. Çünkü, Suruç Kaymakamlığı üç AK Partili, üç CHP’li, dokuz DTP’liden oluşan Suruç Belediye Meclisi’nin oybirliğiyle verdiği sokak isimlerini ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olarak değerlendirerek kabul etmemiş. “Adres ve Numaralamaya İlişkin Yönetmeliğin 24’üncü maddesine uygun olmadığını” belirtmiş.
‘Bölücülüğe yol açabilecek nitelikteki’ sokak isimleri Rojin, Baran, Berivan,
Araban, Zozan, Şirvan, Şervan, Mizgin, Zana, Dilan gibi isimler.
Bu durumda Suruç ilçesinde bir yurttaş TRT-Şeş’te Rojin’in şarkılarını dinlerse ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ birisini dinlemiş olmayacak ama Rojin ismi verilen bir sokakta ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olacağı için oturamayacak.
Zozan, Berivan isimli insanlardan uzak durmayı düşünmeliyiz. Gaziantep’in Araban ilçesine de yolumuzu düşürmemeliyiz. Şirvan adlı kebap lokantasının kapısından içeri adımızı atmamalıyız. Örneğin, 40 yıllık ekonomi profesörü, eski Gümrük-Tekel Bakanı ve Bayburtlu bir Türk de olsa Baran Tuncer’in Radikal’deki yazıları boykot edilmeli.
Zira bütün bu isimler ‘Adres ve Numaralandırmaya İlişkin Yönetmeliğin
24. Maddesi’ni ihlal niteliğinde ve hepsi ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ şeyler.
Bu zırvayı daha da uzatabiliriz.
Zırvanın ciddi yanı da var: Kamu otoritesindeki çatlak. Halkın oylarıyla seçilen Suruç Belediyesi, Ankara’dan atanmış kaymakamla 2006 yılından beri süren çekişmesini Danıştay’a götürmeye karar vermiş. Çünkü Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nde kaymakamlık kararının iptali için açtığı davada, İdare Mahkemesi de belediye aleyhinde karar vermiş.
Kürtçe’nin ‘bölücülük’le ilişkisi konusu tümüyle netleşmemiş iken, devletin yürütmesi ve yargısı ile bu konuda kafası karışıklığı devam ederken; TRT’de Kürtçe yayına başlamanın acaba sırası mıydı?
Sırası mıydı?
***
Şanlıurfa İdare Mahkemesi kararının üzerinde durmaya değer. “Davacı belediye meclis kararı incelendiğinde, bazı sokakların isimlerinin değiştirildiği, bazı yeni oluşturulan sokaklara da isim verildiği görülmekte olup, anılan meclis kararında sokak ismi olarak uygun görülen kelimeler arasında Zana, Zozan, Rojin, Silan, Şevan, Şirvan, Mizgin, Sara, Dilan, Baran, Berivan, Araban gibi Türkçe olmayan kelimeler bulunduğu, davacı belediye vekilince dosyaya sunulan itiraz dilekçesinde, bu isimlerin Kürtçe olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacı Suruç Belediye Meclisi’nin kararı ile sokak ismi olarak belirlenen bazı isimlerin Türkçe olmayan yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler olduğu görülmekte olup...” deniyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı ne yapacağız? Türkçe değil. Angyra’nın, Helence yani Yunanca (Rumca da diyebilirsiniz) bozulmuş hali. Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olduğu Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri içinde. Peki adını değiştirebilir miyiz? Çünkü, Türkçe olmayan bir kelime.
İstanbul’da öyle. Helen dilinde ‘şehire’ veya ‘şehirde’ anlamına gelen Stin Poli’nin zamanla bozularak İstanbul haline gelmesiyle edinilmiş Türkçe olmayan bir kelime.
Kayseri de öyle, İconium’dan gelen Konya da. Erciyes’in kökü Argeus. Anadolu’nun orasında burasındaki Ereğli’ler İrakli’nin bozulmuş hali. İrakli yani eski Yunan’ın güç tanrısı Herkül!
Van, Ermenice şehir anlamına geliyor. Sonu girt ya da kirt ile biten Malazgirt, Mazgirt, Eleşkirt gibi ilçe merkezlerimiz Ermenice kökten geliyor. Türkiye’de bir Türkçe kelimeden türeyen şehir adı bulabilmek kolay değil.
Türkiye’nin neredeyse tüm şehir, nehir vs. isimlerinden Türkçe ile ilişkili olmadıkları
için vazgeçmeli miyiz?
***
Hazır konu açılmışken, gelelim Suruç Kaymakamlığı’ndan, Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nden Türk Tarih Kurumu’na...
‘İmza kampanyası’na tepki verenler kavramına, -nedense hayli gecikmeli biçimde- Türk Tarih Kurumu da katıldı. Birçoğu gibi hakaret sıfatı kullanmadan ‘bilimsel’ davranmaya özen gösterir bir havada. Ama, bir ‘sözde’ konuda tavır ortaya koyduğu için olsa gerek, açıklaması pek bir sözde ‘bilimsel.’
“Özür metninde geçen ‘büyük felaket’ sözcüğünün Ermeniler tarafından ‘soykırım’ ile eşanlamda kullanılan bir ifade olduğu”na işaret edilen açıklamada, “bunun kamuoyunda haklı olarak aydınların, 1915 olaylarına Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açtığı” kaydediliyor.
Bu mantıkla, ‘büyük felaket’ yerine ‘trajedi’ ya da ‘büyük insanlık dramı’ dense, söz konusu kelimeler Yunanca’dan geldiğine göre, 1915 olaylarına ‘Yunanistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya’ yol açılabilirdi.
Osmanlı Ermenilerinin uğradığı ‘katliamlar’ demek de sakıncalı olabilirdi. Amerikan başkanları 1915 olayları için bu nitelendirmeyi kullandılar. Metni öyle
yazmak 1915 olaylarına ‘Amerikan emperyalizminin penceresinden bakıldığı’ gibi bir ‘algılamaya’ pekâlâ yol açabilirdi.
Açıklamada, “Yine bildiride geçen ‘inkâr’ sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukuki bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir” deniyor.
Böyle bir yoruma varmak ancak Türk Tarih Kurumu’nda bulunmakla mümkün olabilir herhalde. Hiç kimsenin aklına gelemeyecek bir kıyas yöntemi, müthiş.
1915 olaylarından İttihat Terakki’nin içindeki küçük bir klik, başta Teşkilat-ı Mahsusa adlı dönemin ‘derin devleti’nin sorumlu tutulduğu biliniyor. Koca bir devleti felakete sürükleyen küçük bir grubun sorumlu tutulması, nasıl oluyor da ve hem de ‘açıkça’ Türk milletini suçlu ilan etmek oluyor.
Burası pek anlaşılamıyor.
‘Türk milleti’, İttihat Terakki’nin içindeki bir çete mi? O kadar küçük mü?
Açıklama, bir dizi saçma sapan laf kalabalığıyla devam edip, konunun
‘tarihin tarihçilere bırakılması’ gereğini vurgulayarak son buluyor.
Açıklamayı okuduğunuz anda, böyle bir konunun niçin Türk Tarih Kurumu’na bırakılamayacağını da kolaylıkla anlamış oluyorsunuz.
Bu arada, ‘imza kampanyası’na açılan ve şu ana dek 25 bin yurttaşın imzaladığı metni ilk imzalayanlar arasında Türkiye’nin en parlak, yıllardır üniversitelerde tarih kürsüsü yönetmiş tarihçiler, sosyologlar ve siyasal bilimciler var.
Bununla birlikte, Türk Tarih Kurumu açıklamasında ‘özür kampanyası’nın ‘zamansız’ olduğunu öne süren bölüme katılabilirim. Bu ‘imza kampanyası’; nice kamu kurum ve kuruluşunun pejmürdeliğinin, her meslekten ve her görüşten nice anlı şanlı şahsiyetin acıklı kişilik zaaflarının ve utanç verici hallerinin ortaya serilmesine vesile oldu. Gerginlik için fırsat arayanların kol gezdiği bir ortamda, ülkede yeni bir gerginlik doğdu. O nedenle, kim bunun ‘zamanlaması’na işaret etse, insanın aklına ister istemez cevabının hiçbir zaman bilinmesi mümkün olamayacak şu soru takılıyor:
Sırası mıydı?
Cengiz Çandar’ın bu yazısı aynı anda Referans gazetesi ve www.hurriyet.com.tr web sitesinde de yayımlanmaktadır.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=914567&Yazar=CENG%DDZ%20%C7ANDAR&Date=28.12.2008&CategoryID=99
CENGİZ ÇANDAR
Yorum / 28/12/2008
ccandar@radikal.com.tr
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Devlet televizyonu TRT, Kürtçe deneme yayınlarına başladı. Haftaya ‘TRT-Şeş’ yani ‘TRT-6’ olarak 24 saat Kürtçe yayın yapacak. TRT ve iktidar çevreleri bu kanala izleyici çekebilmek için bir sürü kapı çalıyor. Kapısı çalınanlardan biri, tanınmış şarkıcı Rojin.
Devletin Şanlıurfa Suruç ilçesindeki kaymakamı ise Suruç Belediyesi ile mahkemelik olmuş durumda. Çünkü, Suruç Kaymakamlığı üç AK Partili, üç CHP’li, dokuz DTP’liden oluşan Suruç Belediye Meclisi’nin oybirliğiyle verdiği sokak isimlerini ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olarak değerlendirerek kabul etmemiş. “Adres ve Numaralamaya İlişkin Yönetmeliğin 24’üncü maddesine uygun olmadığını” belirtmiş.
‘Bölücülüğe yol açabilecek nitelikteki’ sokak isimleri Rojin, Baran, Berivan,
Araban, Zozan, Şirvan, Şervan, Mizgin, Zana, Dilan gibi isimler.
Bu durumda Suruç ilçesinde bir yurttaş TRT-Şeş’te Rojin’in şarkılarını dinlerse ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ birisini dinlemiş olmayacak ama Rojin ismi verilen bir sokakta ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olacağı için oturamayacak.
Zozan, Berivan isimli insanlardan uzak durmayı düşünmeliyiz. Gaziantep’in Araban ilçesine de yolumuzu düşürmemeliyiz. Şirvan adlı kebap lokantasının kapısından içeri adımızı atmamalıyız. Örneğin, 40 yıllık ekonomi profesörü, eski Gümrük-Tekel Bakanı ve Bayburtlu bir Türk de olsa Baran Tuncer’in Radikal’deki yazıları boykot edilmeli.
Zira bütün bu isimler ‘Adres ve Numaralandırmaya İlişkin Yönetmeliğin
24. Maddesi’ni ihlal niteliğinde ve hepsi ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ şeyler.
Bu zırvayı daha da uzatabiliriz.
Zırvanın ciddi yanı da var: Kamu otoritesindeki çatlak. Halkın oylarıyla seçilen Suruç Belediyesi, Ankara’dan atanmış kaymakamla 2006 yılından beri süren çekişmesini Danıştay’a götürmeye karar vermiş. Çünkü Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nde kaymakamlık kararının iptali için açtığı davada, İdare Mahkemesi de belediye aleyhinde karar vermiş.
Kürtçe’nin ‘bölücülük’le ilişkisi konusu tümüyle netleşmemiş iken, devletin yürütmesi ve yargısı ile bu konuda kafası karışıklığı devam ederken; TRT’de Kürtçe yayına başlamanın acaba sırası mıydı?
Sırası mıydı?
***
Şanlıurfa İdare Mahkemesi kararının üzerinde durmaya değer. “Davacı belediye meclis kararı incelendiğinde, bazı sokakların isimlerinin değiştirildiği, bazı yeni oluşturulan sokaklara da isim verildiği görülmekte olup, anılan meclis kararında sokak ismi olarak uygun görülen kelimeler arasında Zana, Zozan, Rojin, Silan, Şevan, Şirvan, Mizgin, Sara, Dilan, Baran, Berivan, Araban gibi Türkçe olmayan kelimeler bulunduğu, davacı belediye vekilince dosyaya sunulan itiraz dilekçesinde, bu isimlerin Kürtçe olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacı Suruç Belediye Meclisi’nin kararı ile sokak ismi olarak belirlenen bazı isimlerin Türkçe olmayan yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler olduğu görülmekte olup...” deniyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı ne yapacağız? Türkçe değil. Angyra’nın, Helence yani Yunanca (Rumca da diyebilirsiniz) bozulmuş hali. Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olduğu Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri içinde. Peki adını değiştirebilir miyiz? Çünkü, Türkçe olmayan bir kelime.
İstanbul’da öyle. Helen dilinde ‘şehire’ veya ‘şehirde’ anlamına gelen Stin Poli’nin zamanla bozularak İstanbul haline gelmesiyle edinilmiş Türkçe olmayan bir kelime.
Kayseri de öyle, İconium’dan gelen Konya da. Erciyes’in kökü Argeus. Anadolu’nun orasında burasındaki Ereğli’ler İrakli’nin bozulmuş hali. İrakli yani eski Yunan’ın güç tanrısı Herkül!
Van, Ermenice şehir anlamına geliyor. Sonu girt ya da kirt ile biten Malazgirt, Mazgirt, Eleşkirt gibi ilçe merkezlerimiz Ermenice kökten geliyor. Türkiye’de bir Türkçe kelimeden türeyen şehir adı bulabilmek kolay değil.
Türkiye’nin neredeyse tüm şehir, nehir vs. isimlerinden Türkçe ile ilişkili olmadıkları
için vazgeçmeli miyiz?
***
Hazır konu açılmışken, gelelim Suruç Kaymakamlığı’ndan, Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nden Türk Tarih Kurumu’na...
‘İmza kampanyası’na tepki verenler kavramına, -nedense hayli gecikmeli biçimde- Türk Tarih Kurumu da katıldı. Birçoğu gibi hakaret sıfatı kullanmadan ‘bilimsel’ davranmaya özen gösterir bir havada. Ama, bir ‘sözde’ konuda tavır ortaya koyduğu için olsa gerek, açıklaması pek bir sözde ‘bilimsel.’
“Özür metninde geçen ‘büyük felaket’ sözcüğünün Ermeniler tarafından ‘soykırım’ ile eşanlamda kullanılan bir ifade olduğu”na işaret edilen açıklamada, “bunun kamuoyunda haklı olarak aydınların, 1915 olaylarına Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açtığı” kaydediliyor.
Bu mantıkla, ‘büyük felaket’ yerine ‘trajedi’ ya da ‘büyük insanlık dramı’ dense, söz konusu kelimeler Yunanca’dan geldiğine göre, 1915 olaylarına ‘Yunanistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya’ yol açılabilirdi.
Osmanlı Ermenilerinin uğradığı ‘katliamlar’ demek de sakıncalı olabilirdi. Amerikan başkanları 1915 olayları için bu nitelendirmeyi kullandılar. Metni öyle
yazmak 1915 olaylarına ‘Amerikan emperyalizminin penceresinden bakıldığı’ gibi bir ‘algılamaya’ pekâlâ yol açabilirdi.
Açıklamada, “Yine bildiride geçen ‘inkâr’ sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukuki bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir” deniyor.
Böyle bir yoruma varmak ancak Türk Tarih Kurumu’nda bulunmakla mümkün olabilir herhalde. Hiç kimsenin aklına gelemeyecek bir kıyas yöntemi, müthiş.
1915 olaylarından İttihat Terakki’nin içindeki küçük bir klik, başta Teşkilat-ı Mahsusa adlı dönemin ‘derin devleti’nin sorumlu tutulduğu biliniyor. Koca bir devleti felakete sürükleyen küçük bir grubun sorumlu tutulması, nasıl oluyor da ve hem de ‘açıkça’ Türk milletini suçlu ilan etmek oluyor.
Burası pek anlaşılamıyor.
‘Türk milleti’, İttihat Terakki’nin içindeki bir çete mi? O kadar küçük mü?
Açıklama, bir dizi saçma sapan laf kalabalığıyla devam edip, konunun
‘tarihin tarihçilere bırakılması’ gereğini vurgulayarak son buluyor.
Açıklamayı okuduğunuz anda, böyle bir konunun niçin Türk Tarih Kurumu’na bırakılamayacağını da kolaylıkla anlamış oluyorsunuz.
Bu arada, ‘imza kampanyası’na açılan ve şu ana dek 25 bin yurttaşın imzaladığı metni ilk imzalayanlar arasında Türkiye’nin en parlak, yıllardır üniversitelerde tarih kürsüsü yönetmiş tarihçiler, sosyologlar ve siyasal bilimciler var.
Bununla birlikte, Türk Tarih Kurumu açıklamasında ‘özür kampanyası’nın ‘zamansız’ olduğunu öne süren bölüme katılabilirim. Bu ‘imza kampanyası’; nice kamu kurum ve kuruluşunun pejmürdeliğinin, her meslekten ve her görüşten nice anlı şanlı şahsiyetin acıklı kişilik zaaflarının ve utanç verici hallerinin ortaya serilmesine vesile oldu. Gerginlik için fırsat arayanların kol gezdiği bir ortamda, ülkede yeni bir gerginlik doğdu. O nedenle, kim bunun ‘zamanlaması’na işaret etse, insanın aklına ister istemez cevabının hiçbir zaman bilinmesi mümkün olamayacak şu soru takılıyor:
Sırası mıydı?
Cengiz Çandar’ın bu yazısı aynı anda Referans gazetesi ve www.hurriyet.com.tr web sitesinde de yayımlanmaktadır.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=914567&Yazar=CENG%DDZ%20%C7ANDAR&Date=28.12.2008&CategoryID=99
Sunday, November 30, 2008
selahattin demirtaş
Diyarbakır'ı kaybedersek, halkın iradesine saygı duyarız
Diyarbakır'ı kaybedersek temel argümanlarımızın hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir.
Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir.
Ne zaman hükümetler Güneydoğu'ya yönelik ekonomik paketleri açmaya çalışsalar, sizler tepki gösterirsiniz. "Fabrikalarla, yatırımlarla Kürt sorunu çözülmez" dersiniz. Neden olumlu şeyleri takdir etmiyorsunuz? "Şu yoksulluk sorunu bitsin, insanların işi gücü olsun, sorun o zaman daha kolay çözülür" demiyorsunuz?
Elbette ki yapılan her pozitif adımı destekleriz. Ben Diyarbakırlı milletvekili olarak Diyarbakır'a yatırım yapacak her işadamının ilk kazmasını vurmaya hazırım. Ama sorunu tek başına bu çözmez. Bununla eşzamanlı olarak bölge halkına demokrasi ve insan hakları ile ilgili mesajlar vermek gerekir. Bir de Başbakan'ın bunlarla ilgili yaptığı açıklamalara bakalım. Deniyor ki biz terörle mücadeleyi çok boyutlu olarak düşünüyoruz. Bölgeye ekonomik yatırım yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz bölgeye sosyal açıdan yardımlar yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz TRT'nin bir kanalından Kürtçe yayın yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Bunların hepsi terörle mücadelenin argümanları ve parçaları olarak hükümet tarafından öne sürülüyor. Şimdi bölge insanı olarak şöyle bakıyorum yapılan bu açılımlara. Peki benim için ne yapacaksın?
Bunlar senin için yapılan şeyler değil mi? Oraya fabrikalar yapılsa, insanların eli para görse, Kürt çocukları dilini öğrense kötü mü olur?
Bölge insanı buna layık olduğu için, onun hakkı olduğu için, Kürtlerin de bu ülkede televizyon hakkı olduğu için yapıyorum dese başka. Ama bunlar terörle mücadele kapsamında düşünülmemeli. Vatandaşın hakkı olduğu için bunu yapmak zorundasın. Sosyal devlet, refah devleti, hukuk devleti herkes için haktır. Yoksulluğu çıkaran, devletin Kürtlere yaklaşımıdır. Biz bunları söyledik diye bunlara engel mi oluyoruz? Dediklerini yapmıyorlar. Yap o zaman. Biz yanlışız. Buyurun. Bölgeyi kalkındırın. Gençleri dağdan, indirin biz mahcup olalım.
Burada haklısınız. Paketler sadece açılmakla kalıyor. Sanki Doğu ve Güneydoğu'ya iyi bir şeyler yapılmasını istemeyen, PKK'nın devamından yarar gören bir derin güç var. Çünkü terör, müthiş bir rant kaynağı. Ve bu kirli düzenin sürmesini iki taraftan da isteyen insanlar var. Ama sizin de onların ekmeğine yağ sürmeyip bu oyunu kırmanız gerekmez mi?
Benden bu ülkede daha bir umut yaratacak söylem beklenmesi çok iyi niyetli bir taleptir.
Bir fabrikanın temel atılışına gidin, alkışlayın.
Vardır böyle işlerimiz. Ama haber bültenlerinde DTP'nin yaptığı iyi bir şey haber olarak verilmez. Başbakan daha üç yıl önce Kürt sorunu vardır deme noktasından nerelere gelmiştir. Türkiye'de gerçekten de bir demokrasi yaşansa, bir umut ortaya çıksa, örneğin hükümetin 2003'te yarattığı gibi bir rüzgâr ortaya çıksa, hepimizin canını sıkan bu savaş problemi çok rahat çözülebilir. İlle de bizim taleplerimizin gerçekleşme şartına bağlı değildir bunlar.
Önümüzdeki seçimlerde Diyarbakır'ı kaybederseniz ne olur?
Böyle bir ihtimali hiç düşünmüyoruz. Kaybersek de bizim açımızdan toparlanamaz bir durum olmaz. Diyarbakır halkı başka bir partiden yana tercih koymuşsa demokrasinin gereği saygı duymaktır. Buradaki tek kriter yarışın adil olmasıdır. Hükümet partisi, devletin olanaklarını arkasına alarak seçimi kendi lehine döndürmeye çalışmamalıdır. Elbette ki devleti yöneten bir partidir. Bir şeyler yapmak için gayret sarf etmelidir. Bu yarıştan Diyarbakır halkı kârlı çıkar. Yatırım yapmalıdır. Diyarbakır halkının sorununu çözecek umutlar vaat etmelidir. Alacaksa seçimi gerçekten hak ederek almalıdır.
Siz kaybederseniz kendinizde ne hata ararsınız?
DTP Diyarbakır'ı kaybederse bizim temel argümanların hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir. Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir. Ama bu zayıf bir ihtimaldir. Biz doğru yaptığımıza, Diyarbakır halkının gönlünü kazandığımıza inanıyoruz.
Öcalan'ın yanına gideceklerin PKK hükümlüsü mü olmasını istiyorsunuz?
Biz İmralı'nın yasadışı bir infaz rejimi olduğunu, kapatılması gerektiğini düşünüyoruz. Bir ada içerisinde bir mahkuma özel bir hukuk uygulanmamalı. Devlet İmralı'ya rehine gibi davranıyor. Adalet Bakanı, bomba ile bu iş olmaz gibi şeyler söylerse, düşüncelerini değiştirirse, savcılar da koşulların iyileştirilmesi konusunu düşünür diyor. Bir hukuk devletinde bu söylenmemeli. Hukuk adına pazarlık yapılmamalı. Yasada iyi halli olmak demek düşüncelerini değiştirmek demek değildir. Cezaevindeki aktivitelere veya faaliyetlere uyum gösterip göstermemektir. Devletin amacı kişilerin düşüncelerini değiştirmek için onları cezaevine koymak değildir.
Ya Öcalan istenilen şeyleri açıkça söylerse?
Demiştir 99'da. Silahları bırakmayı, örgüt üyelerinin Türkiye sınırları dışına çekilmesini söyleyen kendisidir. İyi hallilik buysa neden kendisine farklı bir rejim uygulanmamıştır?
Bence devlet bu fırsatı kaçırmıştır. Öcalan bunları söyledi ama operasyonlara devam edildi. Biz diyoruz ki devlet yeniden bu fırsatı yaratsın. PKK da bu şansı Türkiye toplumuna yeniden versin.
Yani Öcalan bir kere daha çağrı mı yapsın?
Tabii ki çağrı yapmalıdır. Bu konuda devlet de mutlaka bunun önünü açacak bir şey yapmalıdır. Geçmiş dönemde yetkililer gidip İmralı'da Öcalan ile görüşmüşler mesela.
Çevik Bir ile dönemin MİT müsteşarı mı?
Evet, dışarı yansıyanlar bu şekildedir. Bunu tekrar deneyebilir devlet. Gençlerin ölmesinden daha iyi bir şeydir. Öcalan en nihayetinde Türkiye'nin resmî bir cezaevinde resmî bir hükümlüdür. Türkiye Cumhuriyeti devleti şu gücü kendinde görmelidir. Diyebilmelidir ki biz dünyanın üçüncü büyük ordusuna sahibiz. Bize yönelik bir örgütün savaşı ile bitmeyiz. Ama büyük devlet olmanın gereği sadece bu değildir. Büyük devlet sorunlarını akılcı yolla çözen bir devlettir. Bu nedenle evet sınır ötesi operasyonları yıllarca sürdürebilirim. Fakat böyle olsun istemiyorum. Ülkemde artık kan dökülsün istemiyorum. Operasyonlarla da sizin yapacağınız eylemlerle de bu sorun çözülmez. Dolayısıyla ben ülkemdeki problemi başka bir yöntemle çözmek istiyorum. Bunun için de silahların susması lazım. Demokratik zeminde tartışılabilmesi için, Meclis'in inisiyatif alabilmesi için PKK'nın silahlarını susturması lazım diyebilmelidir. Bunu Öcalan üzerinden yapabilirler.
Geçmişte olmadı ama bir kere daha denemeye değer diyorsunuz.
Değer. Çünkü kaybettiğimiz her bir genç, çok değerlidir.
Ergenekon'dan zarar gören bir kesimin sözcüsü olarak davaya müdahil olmak istediniz. Kabul edilmedi. Ama hem iddianamede bunun izleri var, hem birtakım eski istihbaratçılar ve gazeteciler hem de eski bir PKK yöneticisi Ergenekon'un PKK'yı da kurup yönettiğini söyledi.
PKK'nın içine sızdığı, PKK adına eylemler yaptığı ve PKK'ya eylemler yaptırdığı Ergenekon ortaya çıkmadan bile bilinen gerçeklerdi. Çünkü PKK zaman zaman öyle noktalara geldi ki, gerçekten de yaptığı şeylerle söylediği şeyler birbiriyle çelişti. Diyelim ki 33 asker meselesi, köy baskınlarında sivillere yönelik katliamlar bunların hepsi Kürtler tarafından da çok sorgulandı. İsmi Ergenekon olur, başka şey olur, derin devlet mutlaka PKK'ya bir yerden bulaşmıştır. Devlet mutlaka üstüne gitmelidir. Ama PKK dediğimiz hareketi tümden bir derin devlet hareketi olarak tanımlamak çok spekülatif gibi geliyor bana.
Bana gelmiyor. Derin amcalar Hizbullah'ı yönetiyor. DHKP-C'yi yönetiyor. Girmedikleri delik yok. Niye PKK'yı da kurdurup yönetmiş olmasınlar?
Niye o zaman bunlar açıklanmıyor? Gerçekten Ergenekon'sa PKK'yı yöneten, devlet ortaya çıkarsın bunu. Eğer öyle olsa bile bu yine Kürtlerin demokratikleşme meselesini değiştirmez. Kürtler PKK'ya bakış açısını değiştirirler. Ama şüphesiz ki Kürtlerin sorunu yine bitmiş olmaz.
Öcalan'ın en başta bir MİT görevlisi olduğu, MİT'in PKK'yı kurdurduğu hatta Uğur Mumcu'nun da bu gerçeği öğrendiği için öldürüldüğü yolunda haberler var.
Bu da spekülatif bir şeydir. Ama böyle olsa ne olur? Yani Kürt sorununu yaratan Öcalan mıdır? PKK mıdır? Çözüm eğer Öcalan'a saygı duyulmaması ve PKK'nın bitmesi meselesi ise Kürtlerin sorunu bu değildir. Bu hemen yapılır, Kürt sorunu bitmiş olur. Bizim tariflediğimiz Kürt sorunu 1924 Anayasası ile birlikte Türkiye'de şekillenmiş, halen devam eden bir sorundur. MİT'in ve Ergenekon'un ortaya çıkardığı bir örgüt, nasıl oldu da bu kadar doğru şeyler söyledi ve Kürtlerin sempatisini kazandı?
Ama size göre doğru şeyler söyledi, bize göre değil.
Kürtlerin tarihinin, kültürünün inkar edildiğini savundu. Bunun için mücadele etti. Kürtlerden destek gördü. Niye devlet kendi kendine bu kadar büyük bir bela açsın? Böyle baktığınızda o zaman PKK bir devlet örgütüdür. PKK'lılar da devletin adamlarıdır. Devlet o zaman bunlarla uğraşmasın.
Asıl soru, görünen devletin ardında, bir de görünmeyen devlet olup olmadığı değil mi?
Kim bu görünmeyen devlet dediğiniz?
Mumcu'yu kim öldürdü? Musa Anter'i kim öldürdü? Maraş katliamını kim yaptı?
Elbette ki bir derin devlet var. Fakat bu spekülasyonu PKK üzerinden kurup Kürtlerin bu haklı meşru taleplerini sorgulatır hale getirmek de doğru değil.
Ergenekon tutuklusu bazı paşaların aynı zamanda Apo ile görüşmüş olması bir işaret değil mi?
Bunların görüşme yaptığı dönemlerde devletin resmî yetkilileri. Yine devlet adına gidip görüştüler. Ergenekon adına görüşmediler.
Ergenekon adına kartvizit bastıracak değillerdi ya!
Zaten onların girişimlerinin çözümsüz kaldığı ortada. Demek ki o PKK'nın silahları bıraktığı dönem, tam da bu Ergenekoncuların iş başında olduğu dönem. Ve işi bozmuşlar anlaşılan. Görünen o. O yüzden diyorum yeni baştan ve gerçekten bilinen devlet adına birileri girişimde bulunsun. Öcalan ile mi görüşürler? Başka bir şey mi yaparlar ama sürecin önünü tekrar açsınlar.
BİTTİ
Kuzey Irak Yönetimi ile uyuşmayız . Onlar muhafazakâr, biz solcuyuz
Kuzey Irak yönetimi ile Türk yetkililer görüşmeye başladılar. Ne düşünüyorsunuz?
Burada DTP ile görüşmeyi bile kendine zulüm sayan bir hükümetin Kuzey Irak'la temasa geçmesi bize umut ve heyecan vermiyor. Barzani bir taraftır. Dış güçtür. Biz taraf değiliz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üyeleriyiz. Aynı masanın etrafındayız. Tarafın biri biz, diğeri Başbakan değildir. Sorunu çözme konusunda eşit sorumluluk sahibi insanlarız. Biz burada PKK'yı temsilen bulunmuyoruz. Kürtleri temsilen de bulunmuyoruz. Barzani orada bir taraftır. Elbette ki iyi ilişkiler kurulsun. Ama burada bir muhalefet partisi ile görüşmeyi de hükümet kendine zulüm saymasın. Buradaki Kürtler yüzünü Avrupa'ya dönmüş, Ankara'ya dönmüştür. Hakikaten bağımsız bir Kürdistan olsa bile. Kuzey Irak bizim için bir cazibe merkezi, bir umut değildir. Bizim umudumuz Türkiye'dir.
Kuzey Irak yönetimi ile fikirleriniz ne kadar uyuşur?
Uyuşmaz. Onlar feodal, muhafazakâr, sağ bir harekettirler. Biz kendimizi demokratik, insan haklarına saygılı sol bir hareket olarak tanımlarız.
NURİYE AKMAN
01 Aralık 2008, Pazartesi
hela banî DTP ra u vanê ma reberê kurdanê lan tirkiyê hata enka çi dawo to? ti vanê kurdistan nê tirkiye!
Diyarbakır'ı kaybedersek temel argümanlarımızın hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir.
Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir.
Ne zaman hükümetler Güneydoğu'ya yönelik ekonomik paketleri açmaya çalışsalar, sizler tepki gösterirsiniz. "Fabrikalarla, yatırımlarla Kürt sorunu çözülmez" dersiniz. Neden olumlu şeyleri takdir etmiyorsunuz? "Şu yoksulluk sorunu bitsin, insanların işi gücü olsun, sorun o zaman daha kolay çözülür" demiyorsunuz?
Elbette ki yapılan her pozitif adımı destekleriz. Ben Diyarbakırlı milletvekili olarak Diyarbakır'a yatırım yapacak her işadamının ilk kazmasını vurmaya hazırım. Ama sorunu tek başına bu çözmez. Bununla eşzamanlı olarak bölge halkına demokrasi ve insan hakları ile ilgili mesajlar vermek gerekir. Bir de Başbakan'ın bunlarla ilgili yaptığı açıklamalara bakalım. Deniyor ki biz terörle mücadeleyi çok boyutlu olarak düşünüyoruz. Bölgeye ekonomik yatırım yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz bölgeye sosyal açıdan yardımlar yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz TRT'nin bir kanalından Kürtçe yayın yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Bunların hepsi terörle mücadelenin argümanları ve parçaları olarak hükümet tarafından öne sürülüyor. Şimdi bölge insanı olarak şöyle bakıyorum yapılan bu açılımlara. Peki benim için ne yapacaksın?
Bunlar senin için yapılan şeyler değil mi? Oraya fabrikalar yapılsa, insanların eli para görse, Kürt çocukları dilini öğrense kötü mü olur?
Bölge insanı buna layık olduğu için, onun hakkı olduğu için, Kürtlerin de bu ülkede televizyon hakkı olduğu için yapıyorum dese başka. Ama bunlar terörle mücadele kapsamında düşünülmemeli. Vatandaşın hakkı olduğu için bunu yapmak zorundasın. Sosyal devlet, refah devleti, hukuk devleti herkes için haktır. Yoksulluğu çıkaran, devletin Kürtlere yaklaşımıdır. Biz bunları söyledik diye bunlara engel mi oluyoruz? Dediklerini yapmıyorlar. Yap o zaman. Biz yanlışız. Buyurun. Bölgeyi kalkındırın. Gençleri dağdan, indirin biz mahcup olalım.
Burada haklısınız. Paketler sadece açılmakla kalıyor. Sanki Doğu ve Güneydoğu'ya iyi bir şeyler yapılmasını istemeyen, PKK'nın devamından yarar gören bir derin güç var. Çünkü terör, müthiş bir rant kaynağı. Ve bu kirli düzenin sürmesini iki taraftan da isteyen insanlar var. Ama sizin de onların ekmeğine yağ sürmeyip bu oyunu kırmanız gerekmez mi?
Benden bu ülkede daha bir umut yaratacak söylem beklenmesi çok iyi niyetli bir taleptir.
Bir fabrikanın temel atılışına gidin, alkışlayın.
Vardır böyle işlerimiz. Ama haber bültenlerinde DTP'nin yaptığı iyi bir şey haber olarak verilmez. Başbakan daha üç yıl önce Kürt sorunu vardır deme noktasından nerelere gelmiştir. Türkiye'de gerçekten de bir demokrasi yaşansa, bir umut ortaya çıksa, örneğin hükümetin 2003'te yarattığı gibi bir rüzgâr ortaya çıksa, hepimizin canını sıkan bu savaş problemi çok rahat çözülebilir. İlle de bizim taleplerimizin gerçekleşme şartına bağlı değildir bunlar.
Önümüzdeki seçimlerde Diyarbakır'ı kaybederseniz ne olur?
Böyle bir ihtimali hiç düşünmüyoruz. Kaybersek de bizim açımızdan toparlanamaz bir durum olmaz. Diyarbakır halkı başka bir partiden yana tercih koymuşsa demokrasinin gereği saygı duymaktır. Buradaki tek kriter yarışın adil olmasıdır. Hükümet partisi, devletin olanaklarını arkasına alarak seçimi kendi lehine döndürmeye çalışmamalıdır. Elbette ki devleti yöneten bir partidir. Bir şeyler yapmak için gayret sarf etmelidir. Bu yarıştan Diyarbakır halkı kârlı çıkar. Yatırım yapmalıdır. Diyarbakır halkının sorununu çözecek umutlar vaat etmelidir. Alacaksa seçimi gerçekten hak ederek almalıdır.
Siz kaybederseniz kendinizde ne hata ararsınız?
DTP Diyarbakır'ı kaybederse bizim temel argümanların hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir. Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir. Ama bu zayıf bir ihtimaldir. Biz doğru yaptığımıza, Diyarbakır halkının gönlünü kazandığımıza inanıyoruz.
Öcalan'ın yanına gideceklerin PKK hükümlüsü mü olmasını istiyorsunuz?
Biz İmralı'nın yasadışı bir infaz rejimi olduğunu, kapatılması gerektiğini düşünüyoruz. Bir ada içerisinde bir mahkuma özel bir hukuk uygulanmamalı. Devlet İmralı'ya rehine gibi davranıyor. Adalet Bakanı, bomba ile bu iş olmaz gibi şeyler söylerse, düşüncelerini değiştirirse, savcılar da koşulların iyileştirilmesi konusunu düşünür diyor. Bir hukuk devletinde bu söylenmemeli. Hukuk adına pazarlık yapılmamalı. Yasada iyi halli olmak demek düşüncelerini değiştirmek demek değildir. Cezaevindeki aktivitelere veya faaliyetlere uyum gösterip göstermemektir. Devletin amacı kişilerin düşüncelerini değiştirmek için onları cezaevine koymak değildir.
Ya Öcalan istenilen şeyleri açıkça söylerse?
Demiştir 99'da. Silahları bırakmayı, örgüt üyelerinin Türkiye sınırları dışına çekilmesini söyleyen kendisidir. İyi hallilik buysa neden kendisine farklı bir rejim uygulanmamıştır?
Bence devlet bu fırsatı kaçırmıştır. Öcalan bunları söyledi ama operasyonlara devam edildi. Biz diyoruz ki devlet yeniden bu fırsatı yaratsın. PKK da bu şansı Türkiye toplumuna yeniden versin.
Yani Öcalan bir kere daha çağrı mı yapsın?
Tabii ki çağrı yapmalıdır. Bu konuda devlet de mutlaka bunun önünü açacak bir şey yapmalıdır. Geçmiş dönemde yetkililer gidip İmralı'da Öcalan ile görüşmüşler mesela.
Çevik Bir ile dönemin MİT müsteşarı mı?
Evet, dışarı yansıyanlar bu şekildedir. Bunu tekrar deneyebilir devlet. Gençlerin ölmesinden daha iyi bir şeydir. Öcalan en nihayetinde Türkiye'nin resmî bir cezaevinde resmî bir hükümlüdür. Türkiye Cumhuriyeti devleti şu gücü kendinde görmelidir. Diyebilmelidir ki biz dünyanın üçüncü büyük ordusuna sahibiz. Bize yönelik bir örgütün savaşı ile bitmeyiz. Ama büyük devlet olmanın gereği sadece bu değildir. Büyük devlet sorunlarını akılcı yolla çözen bir devlettir. Bu nedenle evet sınır ötesi operasyonları yıllarca sürdürebilirim. Fakat böyle olsun istemiyorum. Ülkemde artık kan dökülsün istemiyorum. Operasyonlarla da sizin yapacağınız eylemlerle de bu sorun çözülmez. Dolayısıyla ben ülkemdeki problemi başka bir yöntemle çözmek istiyorum. Bunun için de silahların susması lazım. Demokratik zeminde tartışılabilmesi için, Meclis'in inisiyatif alabilmesi için PKK'nın silahlarını susturması lazım diyebilmelidir. Bunu Öcalan üzerinden yapabilirler.
Geçmişte olmadı ama bir kere daha denemeye değer diyorsunuz.
Değer. Çünkü kaybettiğimiz her bir genç, çok değerlidir.
Ergenekon'dan zarar gören bir kesimin sözcüsü olarak davaya müdahil olmak istediniz. Kabul edilmedi. Ama hem iddianamede bunun izleri var, hem birtakım eski istihbaratçılar ve gazeteciler hem de eski bir PKK yöneticisi Ergenekon'un PKK'yı da kurup yönettiğini söyledi.
PKK'nın içine sızdığı, PKK adına eylemler yaptığı ve PKK'ya eylemler yaptırdığı Ergenekon ortaya çıkmadan bile bilinen gerçeklerdi. Çünkü PKK zaman zaman öyle noktalara geldi ki, gerçekten de yaptığı şeylerle söylediği şeyler birbiriyle çelişti. Diyelim ki 33 asker meselesi, köy baskınlarında sivillere yönelik katliamlar bunların hepsi Kürtler tarafından da çok sorgulandı. İsmi Ergenekon olur, başka şey olur, derin devlet mutlaka PKK'ya bir yerden bulaşmıştır. Devlet mutlaka üstüne gitmelidir. Ama PKK dediğimiz hareketi tümden bir derin devlet hareketi olarak tanımlamak çok spekülatif gibi geliyor bana.
Bana gelmiyor. Derin amcalar Hizbullah'ı yönetiyor. DHKP-C'yi yönetiyor. Girmedikleri delik yok. Niye PKK'yı da kurdurup yönetmiş olmasınlar?
Niye o zaman bunlar açıklanmıyor? Gerçekten Ergenekon'sa PKK'yı yöneten, devlet ortaya çıkarsın bunu. Eğer öyle olsa bile bu yine Kürtlerin demokratikleşme meselesini değiştirmez. Kürtler PKK'ya bakış açısını değiştirirler. Ama şüphesiz ki Kürtlerin sorunu yine bitmiş olmaz.
Öcalan'ın en başta bir MİT görevlisi olduğu, MİT'in PKK'yı kurdurduğu hatta Uğur Mumcu'nun da bu gerçeği öğrendiği için öldürüldüğü yolunda haberler var.
Bu da spekülatif bir şeydir. Ama böyle olsa ne olur? Yani Kürt sorununu yaratan Öcalan mıdır? PKK mıdır? Çözüm eğer Öcalan'a saygı duyulmaması ve PKK'nın bitmesi meselesi ise Kürtlerin sorunu bu değildir. Bu hemen yapılır, Kürt sorunu bitmiş olur. Bizim tariflediğimiz Kürt sorunu 1924 Anayasası ile birlikte Türkiye'de şekillenmiş, halen devam eden bir sorundur. MİT'in ve Ergenekon'un ortaya çıkardığı bir örgüt, nasıl oldu da bu kadar doğru şeyler söyledi ve Kürtlerin sempatisini kazandı?
Ama size göre doğru şeyler söyledi, bize göre değil.
Kürtlerin tarihinin, kültürünün inkar edildiğini savundu. Bunun için mücadele etti. Kürtlerden destek gördü. Niye devlet kendi kendine bu kadar büyük bir bela açsın? Böyle baktığınızda o zaman PKK bir devlet örgütüdür. PKK'lılar da devletin adamlarıdır. Devlet o zaman bunlarla uğraşmasın.
Asıl soru, görünen devletin ardında, bir de görünmeyen devlet olup olmadığı değil mi?
Kim bu görünmeyen devlet dediğiniz?
Mumcu'yu kim öldürdü? Musa Anter'i kim öldürdü? Maraş katliamını kim yaptı?
Elbette ki bir derin devlet var. Fakat bu spekülasyonu PKK üzerinden kurup Kürtlerin bu haklı meşru taleplerini sorgulatır hale getirmek de doğru değil.
Ergenekon tutuklusu bazı paşaların aynı zamanda Apo ile görüşmüş olması bir işaret değil mi?
Bunların görüşme yaptığı dönemlerde devletin resmî yetkilileri. Yine devlet adına gidip görüştüler. Ergenekon adına görüşmediler.
Ergenekon adına kartvizit bastıracak değillerdi ya!
Zaten onların girişimlerinin çözümsüz kaldığı ortada. Demek ki o PKK'nın silahları bıraktığı dönem, tam da bu Ergenekoncuların iş başında olduğu dönem. Ve işi bozmuşlar anlaşılan. Görünen o. O yüzden diyorum yeni baştan ve gerçekten bilinen devlet adına birileri girişimde bulunsun. Öcalan ile mi görüşürler? Başka bir şey mi yaparlar ama sürecin önünü tekrar açsınlar.
BİTTİ
Kuzey Irak Yönetimi ile uyuşmayız . Onlar muhafazakâr, biz solcuyuz
Kuzey Irak yönetimi ile Türk yetkililer görüşmeye başladılar. Ne düşünüyorsunuz?
Burada DTP ile görüşmeyi bile kendine zulüm sayan bir hükümetin Kuzey Irak'la temasa geçmesi bize umut ve heyecan vermiyor. Barzani bir taraftır. Dış güçtür. Biz taraf değiliz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üyeleriyiz. Aynı masanın etrafındayız. Tarafın biri biz, diğeri Başbakan değildir. Sorunu çözme konusunda eşit sorumluluk sahibi insanlarız. Biz burada PKK'yı temsilen bulunmuyoruz. Kürtleri temsilen de bulunmuyoruz. Barzani orada bir taraftır. Elbette ki iyi ilişkiler kurulsun. Ama burada bir muhalefet partisi ile görüşmeyi de hükümet kendine zulüm saymasın. Buradaki Kürtler yüzünü Avrupa'ya dönmüş, Ankara'ya dönmüştür. Hakikaten bağımsız bir Kürdistan olsa bile. Kuzey Irak bizim için bir cazibe merkezi, bir umut değildir. Bizim umudumuz Türkiye'dir.
Kuzey Irak yönetimi ile fikirleriniz ne kadar uyuşur?
Uyuşmaz. Onlar feodal, muhafazakâr, sağ bir harekettirler. Biz kendimizi demokratik, insan haklarına saygılı sol bir hareket olarak tanımlarız.
NURİYE AKMAN
01 Aralık 2008, Pazartesi
hela banî DTP ra u vanê ma reberê kurdanê lan tirkiyê hata enka çi dawo to? ti vanê kurdistan nê tirkiye!
Sunday, November 16, 2008
Taha AkyolObjektif
t.akyol@milliyet.com.tr
Atatürk ve Kürtler
17 Kasım Pazartesi 2008
MUSTAFA Kemal Paşa’nın Milli Mücadele sırasında Kürtlere özerklik (muhtariyet) sözü verdiği, ama sonra aksini yaptığını iddia edenlerin dayandığı belgelere bir bakalım.
Milli Mücadele sırasında, Ekim 1919’da kararlaştırılan Amasya Protokolleri’nin gizli tutulan 2. kısmında “Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırki hukuk ve içtimai haklar bakımından müsaadelere sahip olması” şeklinde bir hüküm mevcuttur. Aynı metinde, bundaki amacın, Kürtlere “zahiri bağımsızlık” vaat eden İngiliz propagandasını etkisizleştirmek olduğu da belirtilmiştir.
22 Temmuz 1922’de TBMM’nin Elcezire (Irak) Cephesi Komutanlığı’na gönderdiği talimatta da hem ülke genelinde hem Kürtlerin yaşadığı yerlerde halkın geniş katılımına dayalı yerel yönetimlerin “aşamalı olarak” kurulması politikası anlatılmaktadır.
Zafer’den sonra
16 Ocak 1923 akşamı İzmit’te yaptığı basın toplantısında Gazi Paşa, Türklerle Kürtlerin nasıl iç içe geçtiğini anlatarak ayrı sınır çizmenin felaket getireceğini, ayrı bir Kürt yapılanmasının “kesinlikle söz konusu olamayacağını” vurgulayarak özetle diyor ki:
“Ayrı bir Kürtlük düşünmektense, anayasamız gereğince zaten bir tür mahalli özerklikler oluşacaktır. O halde hangi vilayetin halkı Kürt ise onlar da kendi kendilerini özerk olarak idare edebileceklerdir.”
Gazi’nin bahsettiği, 1921 Anayasası’dır; 11. madde illere “mahalli işlerde” özerklik tanıyordu.
Gazi aynı konuşmasında şunu da söylüyor:
“Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele yaratmaları daima mümkündür.”
Bu belgeler gösteriyor ki Kürt meselesi yeni değildir. Ama Türkiye hiçbir zaman iki halktan oluşan federatif bir toplum olarak düşünülmemiş, onun için Kürtlerle özel bir anlaşması yapılmamış, Kürtlere mahsus bir özerklikten de bahsedilmemiştir.
Dünden bugüne
Milli Mücadele’de İslamiyet birleştirici bağ olarak vurgulanırken, İngilizlerin Doğu’da esasen Ermenistan kurmak istediği anlatılmış, Kürtlere yönelik “zahiri bağımsızlık” propagandasına karşı, ülke genelindeki illerin özerkliği sisteminden Kürtlerin de yararlanacağı belirtilmiştir.
Ve, 1924 Anayasası’nda illerin özerkliği kaldırılmıştır!
Bazı yazarlar 1924 Anayasası ile merkeziyetçi bir sistemin kurulmasını Kürt isyanlarına bağlıyor. Halbuki Koçgiri İsyanı 1921’de, Şeyh Sait İsyanı 1925’tedir.
“Ama Hangi Atatürk” adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlattım; dönüm noktası 24 Temmuz 1923’te Lozan’ın imzalanmış olmasıdır. Lozan’daki ırki ve dini azınlıklar tartışması Türkiye’nin istediği şekilde çözüme bağlandıktan sonra, “ulus devlet”in kuruluşu sürecinde hukuki aşamaya gelinmiş, 20 Nisan 1924’te yeni Anayasa’yla illerin özerkliği kaldırıldığı gibi “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir” hükmü konulmuştur.
Türkiye’de “ulus devlet” yapay değil, tarihi köklere sahip sosyolojik bir süreçtir. Uzun süredir ulus devletin demokratikleşme aşamasını yaşıyoruz. Kürt meselesi vardı, bugün de var. Ulus devleti yıkarak değil, ulus devlet içinde bireysel özgürlük ve yerel yönetim ilkeleri açısından çözümler düşünmeliyiz. Çözümsüzlük halinde “daima mesele yarattıklarını” da tarih gösteriyor.
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1017025&AuthorID=62&b=Ataturk%20ve%20Kurtler&a=Taha%20Akyol&ver=29
t.akyol@milliyet.com.tr
Atatürk ve Kürtler
17 Kasım Pazartesi 2008
MUSTAFA Kemal Paşa’nın Milli Mücadele sırasında Kürtlere özerklik (muhtariyet) sözü verdiği, ama sonra aksini yaptığını iddia edenlerin dayandığı belgelere bir bakalım.
Milli Mücadele sırasında, Ekim 1919’da kararlaştırılan Amasya Protokolleri’nin gizli tutulan 2. kısmında “Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırki hukuk ve içtimai haklar bakımından müsaadelere sahip olması” şeklinde bir hüküm mevcuttur. Aynı metinde, bundaki amacın, Kürtlere “zahiri bağımsızlık” vaat eden İngiliz propagandasını etkisizleştirmek olduğu da belirtilmiştir.
22 Temmuz 1922’de TBMM’nin Elcezire (Irak) Cephesi Komutanlığı’na gönderdiği talimatta da hem ülke genelinde hem Kürtlerin yaşadığı yerlerde halkın geniş katılımına dayalı yerel yönetimlerin “aşamalı olarak” kurulması politikası anlatılmaktadır.
Zafer’den sonra
16 Ocak 1923 akşamı İzmit’te yaptığı basın toplantısında Gazi Paşa, Türklerle Kürtlerin nasıl iç içe geçtiğini anlatarak ayrı sınır çizmenin felaket getireceğini, ayrı bir Kürt yapılanmasının “kesinlikle söz konusu olamayacağını” vurgulayarak özetle diyor ki:
“Ayrı bir Kürtlük düşünmektense, anayasamız gereğince zaten bir tür mahalli özerklikler oluşacaktır. O halde hangi vilayetin halkı Kürt ise onlar da kendi kendilerini özerk olarak idare edebileceklerdir.”
Gazi’nin bahsettiği, 1921 Anayasası’dır; 11. madde illere “mahalli işlerde” özerklik tanıyordu.
Gazi aynı konuşmasında şunu da söylüyor:
“Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele yaratmaları daima mümkündür.”
Bu belgeler gösteriyor ki Kürt meselesi yeni değildir. Ama Türkiye hiçbir zaman iki halktan oluşan federatif bir toplum olarak düşünülmemiş, onun için Kürtlerle özel bir anlaşması yapılmamış, Kürtlere mahsus bir özerklikten de bahsedilmemiştir.
Dünden bugüne
Milli Mücadele’de İslamiyet birleştirici bağ olarak vurgulanırken, İngilizlerin Doğu’da esasen Ermenistan kurmak istediği anlatılmış, Kürtlere yönelik “zahiri bağımsızlık” propagandasına karşı, ülke genelindeki illerin özerkliği sisteminden Kürtlerin de yararlanacağı belirtilmiştir.
Ve, 1924 Anayasası’nda illerin özerkliği kaldırılmıştır!
Bazı yazarlar 1924 Anayasası ile merkeziyetçi bir sistemin kurulmasını Kürt isyanlarına bağlıyor. Halbuki Koçgiri İsyanı 1921’de, Şeyh Sait İsyanı 1925’tedir.
“Ama Hangi Atatürk” adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlattım; dönüm noktası 24 Temmuz 1923’te Lozan’ın imzalanmış olmasıdır. Lozan’daki ırki ve dini azınlıklar tartışması Türkiye’nin istediği şekilde çözüme bağlandıktan sonra, “ulus devlet”in kuruluşu sürecinde hukuki aşamaya gelinmiş, 20 Nisan 1924’te yeni Anayasa’yla illerin özerkliği kaldırıldığı gibi “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir” hükmü konulmuştur.
Türkiye’de “ulus devlet” yapay değil, tarihi köklere sahip sosyolojik bir süreçtir. Uzun süredir ulus devletin demokratikleşme aşamasını yaşıyoruz. Kürt meselesi vardı, bugün de var. Ulus devleti yıkarak değil, ulus devlet içinde bireysel özgürlük ve yerel yönetim ilkeleri açısından çözümler düşünmeliyiz. Çözümsüzlük halinde “daima mesele yarattıklarını” da tarih gösteriyor.
http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1017025&AuthorID=62&b=Ataturk%20ve%20Kurtler&a=Taha%20Akyol&ver=29
Friday, November 14, 2008
http://www.ataturk.net/kronoloji/1937.html
12 Eylül 1937 Tunceli'de olay çıkaran Seyit Rıza ve arkadaşları teslim oldu.
http://www.ataturk.net/kronoloji/1925.html
8 Aralık 1925 Maarif Vekaleti "Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar" üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
12 Eylül 1937 Tunceli'de olay çıkaran Seyit Rıza ve arkadaşları teslim oldu.
http://www.ataturk.net/kronoloji/1925.html
8 Aralık 1925 Maarif Vekaleti "Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar" üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
Thursday, October 30, 2008
Atatürk 'Kürtlere özerklik verilecek' dedi
Atatürk 'Kürtlere özerklik verilecek' dedi
FOTOĞRAF: İSMAİL SAYMAZ
# Tarih Kurumu, Atatürk'ün Kürtlerle ilgili 1923'teki sözlerini sansürledi. Atatürk'ün 25'e dek Türk tanımı yoktu. Atatürk, Türkiye halkı diyordu çok defa. Kanunlarda da bu böyleydi
# Atatürk, hocalarla dua ederek, besmeleyle, kurbanla Meclis'i açtı. Meclis, Osmanlı'da böyle hiç açılmadı. Atatürk, Meclis'i bugün böyle açsaydı, irtica denirdi buna
# Anadolu çok büyük işgal yaşamadı. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü, şehit-yaralı 30 bin zaiyatımız oldu. Bu, Cumhuriyet'in meşruiyeti için pırıltılı hale getirildi
13/11/2006 (23407 kişi okudu)
NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)
NEDEN? Cemil Koçak
Geçenlerde, Taner Akçam'ın Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı son kitabında yer alan Atatürk'ün bir sözü çok tartışıldı. Atatürk'e ait bu sözlerin Meclis kayıtlarında bulunamadığı ileri sürüldü. Aynı günlerde Türk Tarih Kurumu'nun Atatürk'ün dinle ilgili bazı sözlerini sansür ettiği basına yansıdı. Bu, anlaşılması çok zor bir çelişkiydi. Cumhuriyetimizin kurucusu olan ve devletin bütün kurumlarıyla 'ilkelerine' bağlı olduğu Ulu Önder'in sözleri yine devlet tarafından sansür ediliyordu. Devletin bazı kurumları niye Atatürk'ün bazı sözlerini sansür ediyordu? Saklanmaya çalışılan neydi? Niye yakın tarihimiz hep böyle sırlarla doluydu? Yakın dönem siyasi tarih üzerine çalışan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Cemil Koçak'la Cumhuriyet dönemini, bu dönemin sırlarını, Atatürk'ün kişiliğini, devletle Atatürk'ün ilişkilerini ve bugünkü durumu konuştuk.
Geçen gün tuhaf bir gerçek ortaya çıktı. Taner Akçam, Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı kitaba, Atatürk'ün 'Utanç verici olay' diye bir sözünü başlık almıştı. Atatürk'ün bu konuşmayı Meclis'in gizli oturumunda yaptığı da söylendi... Bu konuşmanın Meclis zabıtlarında sansürlendiği de söylendi... Hangi görüş doğru?
Atatürk, 24 Nisan'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı nedeniyle yaptığı ilk Meclis konuşmasında bu sözü söyledi. Atatürk, bu sözün geçtiği bölümde, 'Karşıtlarımız (İtilaf devletleri) bize tehditte bulunuyorlar. Memleket dahilinde katliam yapılmamasını istiyorlar. Bu iddia geçersizdir... Memleketimizin hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır' diyor. Ve hemen sonra da, ekliyor. 'Harbi Umumiye'nin (Birinci Dünya Savaşı'nın) başlangıç safhalarından bahsetmek istemem. Zaten İtilaf devletlerinin bahsettikleri de bittabi maziye ait fazahat' diyor.
'Fazahat' ın anlamı nedir?
Kaynak Yayınları'na göre 'fazahat'ın Türkçesi, 'utanç verici işler, alçaklık' tır. Dolayısıyla Atatürk, Ermeni olaylarıyla ilgili olarak 'utanç verici işler' diyor. 'Bugün böyle bir olay yok ama, dün vardı. 1915'te utanç verici bir şey olmuştur ve İtilaf devletleri de zaten bugünden değil; geçmişe ait utanç verici, alçakça işlerden bahsediyor' diyor.
Peki Atatürk'ün bazı sözleri toplumdan bilinçli bir şekilde saklanmış olabilir mi?
Şu olabilir. Atatürk'ün bazı sözleri, konjonktüre uygun düşmeyebilir. Biz, Atatürk'ü 'büyük devlet adamı, büyük kumandan, ulu önder' sıfıtlarıyla anıyoruz. Oysa en önemli özelliği olan siyasetçi tarafını unutuyoruz.. İsmet Paşa, 'Atatürk'ün siyasetçiliği kumandanlığından üstündür' diyor. Gerçekten Atatürk öngörüsü yüksek olan çok iyi bir siyasetçi. Ve bir siyasetçi, yerine ve zamanına göre aynı konuda farklı şeyler söyleyebilir, kurduğu ittifakları değiştirebilir. Bu, siyasetin doğasında var. Atatürk'ün de farklı zamanlarda aynı konuda farklı görüşleri var.
Hangi konular bunlar?
Mesela Atatürk'e Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar. 1919'da sorduklarında 'Savaşa girilmemesi diye bir ihtimal yoktu' diyor. Çünkü Atatürk o zaman İttihatçı'larla birlikte davranmak zorundaydı ve onları koruyor. Zaman geçiyor, Cumhuriyet kuruluyor. Aynı soru yine soruluyor. İttihatçılar için,'Bunlar cahildir. Birinci Dünya Savaşı'na girip memleketin altını üstüne getirdiler' diyor. Atatürk'ün Sovyetler Birliği'yle ilişkisini ve sözlerini alın, emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkan çok Bolşevik Che Guevera tarzı bir Atatürk kurabilirsiniz kafanızda. Ama aynı Atatürk camiden çıkıp Meclis'i açıyor. Hocalarla birlikte dua ederek kurbanlarla, besmelelerle Meclis'i açıyor. Meclis Osmanlı'da böyle hiç açılmadı.
Atatürk bugün Meclis'i böyle açabilir miydi? Açsaydı ne olurdu?
İrtica denirdi buna. Atatürk siyasetçi olarak böyle yapmak zorunda olduğunu düşündü. Çünkü o dönemde İslami bir dayanışmaya ihtiyacı vardı.
Atatürk'ün dinle ilgili sözlerinin de Türk Tarih Kurumu tarafından sansür edildiğini okudum gazetelerde. Bu mümkün mü?
Mümkün. Atatürk'ün meşhur Medeni Bilgiler kitabındaki dinle ilgili bazı sözleri sansürlenmiş. Atatürk bu kitabında, 'İslam Arapların dinidir... Biz ise Türküz... İslam bizi geriletti... Bizden uzak dursun' havasında bir söz ediyor. 1930'larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclis'i duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir'de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslam da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.
Bir yandan devlet bütün kurumlarıyla Atatürkçü, bir yandan devletin kurumları Atatürk'ün sözlerini sansürleyip saklıyor. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor?
Çünkü farklı konjontürlerde farklı Atatürkçülük versiyonları var. Herkesin kendine göre içini doldurabileceği boş bir kutudan bahsediyoruz. Atatürk'ün aynı konuda farklı yaklaşımları var. Eğer Atatürk'ün siyasetçi olarak söylediği bir söz, o günkü konjonktüre uymuyorsa sansür ediliyor.
Atatürkçülük, Atatürk'ün ölümünden sonra mı ortaya çıktı?
Aslında Atatürkçülük diye bir şey yok. Atatürk var. Atatürkçülük diye bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. Atatürk'ün aklından bir ideolojik paket hazırlamak hiç geçmedi. Atatürk'ün siyaseti, duruma göre hareket etmek oldu. Mesela iktisat siyasetinde, özel sektör de devletçilik de arka arkaya denendi. Atatürkçülük bir pragmatizmdir. Dolayısıyla biz bunu söyledik, angaje olduk, bu programın dışına çıkamayız gibi teorik bir platformdan tamamen uzak bir sistemdir. Kazanmak için gereken neyse o yapılır. Gerekirse ittifaklar kurulur ve bozulur. Mesela Türk Tarih Kurumu, Atatürk'le ilgili başka şeyler de sansür etti.
TTK başka neyi sansürledi?
Atatürk'ün 1923'te İzmit'te basın mensuplarıyla yaptığı çok uzun bir görüşme var. Atatürk orada Kürt meselesine değiniyor. 1960'larda Atatürk'ün söylev ve demeçleri toplanırken, o tarihte gazetelerde yayımlanmış olan konuşmasının bu bölümü çıkarılıyor. O konuşmasında Atatürk, Milli Mücadele'nin başında da, Teşkilat-ı Esasiye'de de olduğu gibi 'Kürtlere yerel özerklik, otonomi ya da ona benzer bir şey verilecek' diyor. Zaten 'Türk milleti' ve 'Bu memlekette Türkler yaşar' tanımlaması da 1925'teki Şeyh Sait isyanından sonra ortaya çıkıyor.
Niye?
Şeyh Sait isyanı dönüm noktasıdır. Bu isyanın ikili bir yüzü var. Kürtler hem Cumhuriyet'in reformlarına karşı ayaklanıyorlar, hem de bir Kürt milliyetçiliği ayaklanmasını gerçekleştiriyorlar. 1925'e dek Atatürk Meclis'teki konuşmalarında, 'Türk, Kürt, Çerkez hepimiz İslam'ın unsurlarını oluşturuyoruz' diyor. 1925'ten sonra ise 'Türkiye'de yaşayan herkes Türk milletidir, herkes Türktür. Cumhuriyet'i Türkler kurdu' deniyor. Yani, 'Herkes kendine Türk diyecek ve Türkçe konuşacak' deniyor. Oysa Atatürk'ün 1925'e kadar bir Türk tanımı yoktu. Kanunlarda da Türk tanımı yoktu, çoğu zaman 'Türkiye halkı' diye geçiyordu ve Atatürk de çok defa böyle diyordu.
Atatürk Kürtlerle yapmış olduğu ittifakı bozdu mu?
Şeyh Sait ayaklanmasının temel nedeni, bu ittifakın bozulmasıdır zaten. Bu ittifakın bozulmasına tepkidir ayaklanma. Kürtleri yanına alarak verdiği Milli Mücadele'yi başarıyla sonuçlandırdıktan sonra Atatürk, bir siyasetçi olarak Kürtlerin desteğine ihtiyacı kalmadığını düşündü. Bu ittifakı, ileride yapmak istediklerine engel olarak görmeye başladı ve muhtemelen de kafasında nihai hedef olarak Kürtlere özerklik vermek gibi bir şey yoktu. Onun nihai hedefi bizim bugün anladığımız üniter devletti. Aslında Atatürk'ün Kürt sorununa bakışı, bugünkü resmi politikadan farklı değildi.
Eğer her dönem konjonktüre uygun farklı bir Atatürkçülük varsa, bugünkü Atatürkçülük nedir?
Bugün Atatürkçülerin dile getirdiği bir 'cumhuriyet ilkesi' var. Oysa cumhuriyetçilik, devlet başkanının hanedan üyesi olmayıp, bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şeklidir. Yani saltanata son vermektir. Cumhuriyeti bu şekilde tanımlarsanız, 'cumhuriyetçi' olmanın manası pek yok. Ama bizde bir de 'cumhuriyetin temel ilkeleri, değerleri' diye bir lakırdı var. Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgili olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük, laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülük'ten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok.
Atatürkçülük'te niye demokrasi yok peki?
Aslında demokrasi ve laiklik ayrılamaz. Laiklik demokrasi için ne kadar gerekliyse, demokrasi de laiklik için o kadar gereklidir. Atatürk hayatı boyunca aslında özgür aklı vurguluyor. İslam'ın getirdiği zihniyet dünyasını, dinin sosyal baskısını yıkmadan, insanların özgür bir akla sahip olmasının mümkün olamayacağını ve din hâkimiyetini yok etmeden demokra-tik bir düzenin kurulamayacağını düşünüyor. Dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırabileceğine inanıyor. Atatürkçülük esas itibarıyla budur ve tipik bir aydınlanma felsefesidir. Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz.
Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi?
Korkarım vermez.
Bugünkü Atatürkçülük'le, Atatürk'ün gerçek kimliği ve sözleri ne kadar örtüşüyor?
Atatürkçülük, Atatürk'e çok haksızlık ediyor. Atatürk böyle ayet düzeyinde birtakım sözlerden ibaret bir insan değil. Onun Birinci Meclis'te milli mücadeleye yön verebilmek ve insanları ikna edebilmek için yaptığı konuşmalar çok önemli. Çok akıllı, öngörü sahibi, kararlı iyi bir siyasetçi Atatürk. Eğilip bükülmüyor mu? Evet eğilip bükülüyor. İnanılmaz bir eğilip bükülmesi var, esnekliği çok yüksek Atatürk'ün. Atatürk iyi bir siyasetçi. Ama biz Atatürk'ü bizim yaptıklarımızı yapmayan insan üstü bir varlık, bir süpermen olarak düşünüyoruz.
Atatürk'ün pek çok sözü niye topluma yansıtılmıyor?
'Nutuk' dahil, Atatürk'ün yaptığı konuşmaların geniş kesimlerce okunduğunu söyleyemeyiz. Biz, Atatürk'ün söylediklerini, 'İstikbal göklerdedir. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' gibi, 'ayetler' tarzında biliyoruz. Mesela 'Nutuk', yıllardır en çok basılan kitaptır. Bir üniversite mezununun önüne koysanız, ne anlattığını anlatamaz. Çünkü 'Nutuk'u tam anlayamaz.
Niye? 'Nutuk' o kadar anlaşılmaz mı? Biz yakın tarihimizi 'Nutuk'tan öğrenemez miyiz?
Öğrenemeyiz. 'Nutuk' sekiz yıllık bir otobiyografidir. Atatürk 'Nutuk'ta, 1919'da Samsun'dan başlayarak 1927'ye kadar geçen sekiz yıllık hadiseleri, sadece kendi açısından anlatıyor. 'Nutuk', sadece telgrafnamelerden kurulu bir metindir. 'Nutuk'u profesyonel tarihçinin dışında kimsenin anlaması mümkün değlidir. Ortalama bir vatandaş 'Nutuk'tan bir sonuç çıkaramaz. Bu yüzden biz 'Nutuk'un 'Ey Türk Gençliği' diye başlayan sadece son satırlarını biliyoruz ve onu da 'ayet' gibi asıyoruz.
Tarihçiler geçmişte ne olduğunu araştırmakta zorlanıyorlar mı?
Arşivlerin hepsini kilitli bir dolaba koysanız da, yakın tarihle ilgili yeterince malzeme var. Yazılmış kitapları, o gün basılmış gazeteleri profesyonel bir gözle okursanız, yakın tarihte ne olduğu anlaşılıyor. Mesela Milli Mücadele yıllarının gazetelerine bakıyorsunuz, İstanbul'da işgal altında çıkan gazeteler Mustafa Kemal'i alkışlıyor, Anadolu hareketini destekliyor. Yayımladıkları karikatürlerde Yunan subaylarıyla, diğer yabancı askerlerle dalga geçiliyor. Normal koşullarda işgal altında bunlar mümkün değildir.
Peki nasıl olabiliyor bu?
Demek ki o kadar da bir işgal yok. Eğer hakiki bir işgal olsa, insana nefes aldırmazlar. Anadolu çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu'da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşandı. Batı Anadolu'da da Yunan işgaline karşı savaşıldı. İtalyanlar ve İngilizler geldi ama hiç savaşmadık. Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri İstanbul'a yüz bin kişilik orduyla geldiler ama, İstanbul'da Kartal'dan öteye geçmediler. Kaltal'dan sonrası Kuvayi Milliye'den soruluyordu. Çünkü onların Osmanlı devletini tamamen ortadan kaldırma niyetleri yoktu. Zaten İngilizler Musul ve Kerkük'ü almıştı. Anadolu'yla ilgilenecek durumda değillerdi. Çünkü kuzeyde Rusya'da Bolşevikler bambaşka bir sistem kuruyordu. Asıl hedefleri Rusya'ydı. Rusya daha büyük tehditti ve oraya asker göndermek istiyorlardı.
Biz Kurtuluş Savaşı'nı kime karşı yaptık?
Mücadelenin ana hattı, batıda Yunanistan'ın ittirilmesi, doğuda da Ermenistan'ın ittirilmesidir. Kazım Karakarabekir'in ordusu doğuda Ermenilerle savaştı. Osmanlı Ermenileri değil bunlar. Rusya'da Bolşeviklerle de savaşan Beyaz ordu taraftarı Menşevik Ermeniler bunlar. Doğu Anadolu'yu istiyorlardı. Türk ordusu Güneyde Fransızlarla, batıda da yüz binin üzerindeki Yunan askeriyle savaştı. İngilizlerin Musul ve Kerkük'ü alması üzerine Fransızlar da hiç olmazsa güneydoğuda bir yer edinmeye çalışıyordu. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.
Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır?
Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.
Toplumdan saklanan sırların kaynağında İttihatçılar mı var? Onları mı korumaya çalışıyoruz?
Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olmasının da payı var tabii. Normalde cumhuriyetçilerin Osmanlı saltanatında olan her şeyi suçlaması gerekirken, savunmak durumunda kalıyorlar. Çünkü İttihatçılar, geçmişlerini silip atamıyorlar. Çünkü Cumhuriyet bir kopuş değil, bir geçiş aslında. Fransız ihtilalindeki gibi gelenler gidenleri giyotinle kesmiş olsalardı, önceki dönemle bir kopuş olurdu. O zaman Enver Paşa, Sarıkamış'ta ölen 90 bin asker için 90 bin kere didiklenirdi. Ama durum öyle değil. Enver Paşa'nın yaveri, Cumhuriyet'te Atatürk'ün yaveri. Yaverler düzeyinde bir devamlılığı var işin. Aynı kadro, aynı zihniyet Cumhuriyeti devam ettiriyor. İşte o zaman da rejim değişikliği olmuyor, iktidar değişikliği oluyor.
Osmanoğulları'nın saltanatı bitiyor, Cumhuriyet kuruluyor. İttihat Terakki Partisi isim değiştiriyor ve ittihatçılar Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. İttihatçılar Osmanlı'yı batırıyorlar ama Cumhuriyeti de kuruyorlar.
Osmanlı'nın son döneminde yaşanan acı olayları gizlemenin nedeni de, Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olması mı?
Evet. Kopuş olmadığı için, Ermeni katliamı da bu yüzden tartışılamıyor.
1915'teki olayları siz tarihçi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben eskiden de 1915 olaylarına katliam derdim hâlâ öyle diyorum. Tapu kayıtları, bu meselenin özüne ilişkin bilgi kaynağıdır. Çünkü 1915 çok sayıda Ermeninin öldürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda büyük miktarda servet de el değiştirdi. Ne boyutta servet değişimi olduğu, Müslümanlara ne boyutta mülk devri gerçekleştiği anlatımdan çıkmaz. Bu ancak tapu kayıtlarından okunabilir. Yaklaşık bir milyon Ermeni yerinden alınıyor ve bir daha dönmüyor. O bağlara, bahçelere, dükkânlara, işyerlerine birileri sahip oluyor. Tapu kayıtlarında bu ortaya çıkıyor. 1915'ten 18'e kadar ki tapu kayıtlarından Ermenilerin o sıradaki mülk toplamı ve bunların kimlere geçtiği rahatlıkla görülebilir. Bunun ortaya çıkmasından çekiniliyor...
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204424
FOTOĞRAF: İSMAİL SAYMAZ
# Tarih Kurumu, Atatürk'ün Kürtlerle ilgili 1923'teki sözlerini sansürledi. Atatürk'ün 25'e dek Türk tanımı yoktu. Atatürk, Türkiye halkı diyordu çok defa. Kanunlarda da bu böyleydi
# Atatürk, hocalarla dua ederek, besmeleyle, kurbanla Meclis'i açtı. Meclis, Osmanlı'da böyle hiç açılmadı. Atatürk, Meclis'i bugün böyle açsaydı, irtica denirdi buna
# Anadolu çok büyük işgal yaşamadı. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü, şehit-yaralı 30 bin zaiyatımız oldu. Bu, Cumhuriyet'in meşruiyeti için pırıltılı hale getirildi
13/11/2006 (23407 kişi okudu)
NEŞE DÜZEL (E-mektup | Arşivi)
NEDEN? Cemil Koçak
Geçenlerde, Taner Akçam'ın Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı son kitabında yer alan Atatürk'ün bir sözü çok tartışıldı. Atatürk'e ait bu sözlerin Meclis kayıtlarında bulunamadığı ileri sürüldü. Aynı günlerde Türk Tarih Kurumu'nun Atatürk'ün dinle ilgili bazı sözlerini sansür ettiği basına yansıdı. Bu, anlaşılması çok zor bir çelişkiydi. Cumhuriyetimizin kurucusu olan ve devletin bütün kurumlarıyla 'ilkelerine' bağlı olduğu Ulu Önder'in sözleri yine devlet tarafından sansür ediliyordu. Devletin bazı kurumları niye Atatürk'ün bazı sözlerini sansür ediyordu? Saklanmaya çalışılan neydi? Niye yakın tarihimiz hep böyle sırlarla doluydu? Yakın dönem siyasi tarih üzerine çalışan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Cemil Koçak'la Cumhuriyet dönemini, bu dönemin sırlarını, Atatürk'ün kişiliğini, devletle Atatürk'ün ilişkilerini ve bugünkü durumu konuştuk.
Geçen gün tuhaf bir gerçek ortaya çıktı. Taner Akçam, Ermeni sorunuyla ilgili yazdığı kitaba, Atatürk'ün 'Utanç verici olay' diye bir sözünü başlık almıştı. Atatürk'ün bu konuşmayı Meclis'in gizli oturumunda yaptığı da söylendi... Bu konuşmanın Meclis zabıtlarında sansürlendiği de söylendi... Hangi görüş doğru?
Atatürk, 24 Nisan'da Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılışı nedeniyle yaptığı ilk Meclis konuşmasında bu sözü söyledi. Atatürk, bu sözün geçtiği bölümde, 'Karşıtlarımız (İtilaf devletleri) bize tehditte bulunuyorlar. Memleket dahilinde katliam yapılmamasını istiyorlar. Bu iddia geçersizdir... Memleketimizin hangi kıtasında Ermenilere karşı katliam yapılmıştır veya yapılmaktadır' diyor. Ve hemen sonra da, ekliyor. 'Harbi Umumiye'nin (Birinci Dünya Savaşı'nın) başlangıç safhalarından bahsetmek istemem. Zaten İtilaf devletlerinin bahsettikleri de bittabi maziye ait fazahat' diyor.
'Fazahat' ın anlamı nedir?
Kaynak Yayınları'na göre 'fazahat'ın Türkçesi, 'utanç verici işler, alçaklık' tır. Dolayısıyla Atatürk, Ermeni olaylarıyla ilgili olarak 'utanç verici işler' diyor. 'Bugün böyle bir olay yok ama, dün vardı. 1915'te utanç verici bir şey olmuştur ve İtilaf devletleri de zaten bugünden değil; geçmişe ait utanç verici, alçakça işlerden bahsediyor' diyor.
Peki Atatürk'ün bazı sözleri toplumdan bilinçli bir şekilde saklanmış olabilir mi?
Şu olabilir. Atatürk'ün bazı sözleri, konjonktüre uygun düşmeyebilir. Biz, Atatürk'ü 'büyük devlet adamı, büyük kumandan, ulu önder' sıfıtlarıyla anıyoruz. Oysa en önemli özelliği olan siyasetçi tarafını unutuyoruz.. İsmet Paşa, 'Atatürk'ün siyasetçiliği kumandanlığından üstündür' diyor. Gerçekten Atatürk öngörüsü yüksek olan çok iyi bir siyasetçi. Ve bir siyasetçi, yerine ve zamanına göre aynı konuda farklı şeyler söyleyebilir, kurduğu ittifakları değiştirebilir. Bu, siyasetin doğasında var. Atatürk'ün de farklı zamanlarda aynı konuda farklı görüşleri var.
Hangi konular bunlar?
Mesela Atatürk'e Osmanlı devletinin Birinci Dünya Savaşı'na girmesi hakkında ne düşünüyorsunuz diye soruyorlar. 1919'da sorduklarında 'Savaşa girilmemesi diye bir ihtimal yoktu' diyor. Çünkü Atatürk o zaman İttihatçı'larla birlikte davranmak zorundaydı ve onları koruyor. Zaman geçiyor, Cumhuriyet kuruluyor. Aynı soru yine soruluyor. İttihatçılar için,'Bunlar cahildir. Birinci Dünya Savaşı'na girip memleketin altını üstüne getirdiler' diyor. Atatürk'ün Sovyetler Birliği'yle ilişkisini ve sözlerini alın, emperyalizme ve kapitalizme karşı çıkan çok Bolşevik Che Guevera tarzı bir Atatürk kurabilirsiniz kafanızda. Ama aynı Atatürk camiden çıkıp Meclis'i açıyor. Hocalarla birlikte dua ederek kurbanlarla, besmelelerle Meclis'i açıyor. Meclis Osmanlı'da böyle hiç açılmadı.
Atatürk bugün Meclis'i böyle açabilir miydi? Açsaydı ne olurdu?
İrtica denirdi buna. Atatürk siyasetçi olarak böyle yapmak zorunda olduğunu düşündü. Çünkü o dönemde İslami bir dayanışmaya ihtiyacı vardı.
Atatürk'ün dinle ilgili sözlerinin de Türk Tarih Kurumu tarafından sansür edildiğini okudum gazetelerde. Bu mümkün mü?
Mümkün. Atatürk'ün meşhur Medeni Bilgiler kitabındaki dinle ilgili bazı sözleri sansürlenmiş. Atatürk bu kitabında, 'İslam Arapların dinidir... Biz ise Türküz... İslam bizi geriletti... Bizden uzak dursun' havasında bir söz ediyor. 1930'larda söylenmiş bir söz bu. Bizim için hangi Atatürk geçerli, bunu söyleyen Atatürk mü, Meclis'i duayla açan Atatürk mü? Atatürk gidip camide halka hutbe de okuyor. Balıkesir'de bir camide konuşuyor. Yapacaklarını, İslam da bunları emrediyor diye anlatıyor. Atatürk ondan sonra hiç camiye gitmiş mi? Gitmemiş.
Bir yandan devlet bütün kurumlarıyla Atatürkçü, bir yandan devletin kurumları Atatürk'ün sözlerini sansürleyip saklıyor. Bu çelişki nereden kaynaklanıyor?
Çünkü farklı konjontürlerde farklı Atatürkçülük versiyonları var. Herkesin kendine göre içini doldurabileceği boş bir kutudan bahsediyoruz. Atatürk'ün aynı konuda farklı yaklaşımları var. Eğer Atatürk'ün siyasetçi olarak söylediği bir söz, o günkü konjonktüre uymuyorsa sansür ediliyor.
Atatürkçülük, Atatürk'ün ölümünden sonra mı ortaya çıktı?
Aslında Atatürkçülük diye bir şey yok. Atatürk var. Atatürkçülük diye bir ideoloji hiçbir zaman olmadı. Atatürk'ün aklından bir ideolojik paket hazırlamak hiç geçmedi. Atatürk'ün siyaseti, duruma göre hareket etmek oldu. Mesela iktisat siyasetinde, özel sektör de devletçilik de arka arkaya denendi. Atatürkçülük bir pragmatizmdir. Dolayısıyla biz bunu söyledik, angaje olduk, bu programın dışına çıkamayız gibi teorik bir platformdan tamamen uzak bir sistemdir. Kazanmak için gereken neyse o yapılır. Gerekirse ittifaklar kurulur ve bozulur. Mesela Türk Tarih Kurumu, Atatürk'le ilgili başka şeyler de sansür etti.
TTK başka neyi sansürledi?
Atatürk'ün 1923'te İzmit'te basın mensuplarıyla yaptığı çok uzun bir görüşme var. Atatürk orada Kürt meselesine değiniyor. 1960'larda Atatürk'ün söylev ve demeçleri toplanırken, o tarihte gazetelerde yayımlanmış olan konuşmasının bu bölümü çıkarılıyor. O konuşmasında Atatürk, Milli Mücadele'nin başında da, Teşkilat-ı Esasiye'de de olduğu gibi 'Kürtlere yerel özerklik, otonomi ya da ona benzer bir şey verilecek' diyor. Zaten 'Türk milleti' ve 'Bu memlekette Türkler yaşar' tanımlaması da 1925'teki Şeyh Sait isyanından sonra ortaya çıkıyor.
Niye?
Şeyh Sait isyanı dönüm noktasıdır. Bu isyanın ikili bir yüzü var. Kürtler hem Cumhuriyet'in reformlarına karşı ayaklanıyorlar, hem de bir Kürt milliyetçiliği ayaklanmasını gerçekleştiriyorlar. 1925'e dek Atatürk Meclis'teki konuşmalarında, 'Türk, Kürt, Çerkez hepimiz İslam'ın unsurlarını oluşturuyoruz' diyor. 1925'ten sonra ise 'Türkiye'de yaşayan herkes Türk milletidir, herkes Türktür. Cumhuriyet'i Türkler kurdu' deniyor. Yani, 'Herkes kendine Türk diyecek ve Türkçe konuşacak' deniyor. Oysa Atatürk'ün 1925'e kadar bir Türk tanımı yoktu. Kanunlarda da Türk tanımı yoktu, çoğu zaman 'Türkiye halkı' diye geçiyordu ve Atatürk de çok defa böyle diyordu.
Atatürk Kürtlerle yapmış olduğu ittifakı bozdu mu?
Şeyh Sait ayaklanmasının temel nedeni, bu ittifakın bozulmasıdır zaten. Bu ittifakın bozulmasına tepkidir ayaklanma. Kürtleri yanına alarak verdiği Milli Mücadele'yi başarıyla sonuçlandırdıktan sonra Atatürk, bir siyasetçi olarak Kürtlerin desteğine ihtiyacı kalmadığını düşündü. Bu ittifakı, ileride yapmak istediklerine engel olarak görmeye başladı ve muhtemelen de kafasında nihai hedef olarak Kürtlere özerklik vermek gibi bir şey yoktu. Onun nihai hedefi bizim bugün anladığımız üniter devletti. Aslında Atatürk'ün Kürt sorununa bakışı, bugünkü resmi politikadan farklı değildi.
Eğer her dönem konjonktüre uygun farklı bir Atatürkçülük varsa, bugünkü Atatürkçülük nedir?
Bugün Atatürkçülerin dile getirdiği bir 'cumhuriyet ilkesi' var. Oysa cumhuriyetçilik, devlet başkanının hanedan üyesi olmayıp, bir şekilde seçimle gelmiş olmasından ibaret bir yönetim şeklidir. Yani saltanata son vermektir. Cumhuriyeti bu şekilde tanımlarsanız, 'cumhuriyetçi' olmanın manası pek yok. Ama bizde bir de 'cumhuriyetin temel ilkeleri, değerleri' diye bir lakırdı var. Cumhuriyetin içi, kendisiyle ilgili olmayan laiklik meselesiyle doldurulmaya çalışılıyor. Aslında Atatürkçülük, laiklik meselesidir. Bugün Atatürkçülük'ten geriye ne kaldı derseniz, laiklik meselesi kaldı. Atatürkçülüğün içinde demokratik bir mesele hiç yok.
Atatürkçülük'te niye demokrasi yok peki?
Aslında demokrasi ve laiklik ayrılamaz. Laiklik demokrasi için ne kadar gerekliyse, demokrasi de laiklik için o kadar gereklidir. Atatürk hayatı boyunca aslında özgür aklı vurguluyor. İslam'ın getirdiği zihniyet dünyasını, dinin sosyal baskısını yıkmadan, insanların özgür bir akla sahip olmasının mümkün olamayacağını ve din hâkimiyetini yok etmeden demokra-tik bir düzenin kurulamayacağını düşünüyor. Dinin insanlar üzerindeki baskısının ancak otoriter bir düzende ortadan kaldırabileceğine inanıyor. Atatürkçülük esas itibarıyla budur ve tipik bir aydınlanma felsefesidir. Atatürkçülük siyasi felsefe olarak otoriterliğin dışında asla tanımlanamaz.
Atatürkçülük çağdaş demokrasiye izin verir mi?
Korkarım vermez.
Bugünkü Atatürkçülük'le, Atatürk'ün gerçek kimliği ve sözleri ne kadar örtüşüyor?
Atatürkçülük, Atatürk'e çok haksızlık ediyor. Atatürk böyle ayet düzeyinde birtakım sözlerden ibaret bir insan değil. Onun Birinci Meclis'te milli mücadeleye yön verebilmek ve insanları ikna edebilmek için yaptığı konuşmalar çok önemli. Çok akıllı, öngörü sahibi, kararlı iyi bir siyasetçi Atatürk. Eğilip bükülmüyor mu? Evet eğilip bükülüyor. İnanılmaz bir eğilip bükülmesi var, esnekliği çok yüksek Atatürk'ün. Atatürk iyi bir siyasetçi. Ama biz Atatürk'ü bizim yaptıklarımızı yapmayan insan üstü bir varlık, bir süpermen olarak düşünüyoruz.
Atatürk'ün pek çok sözü niye topluma yansıtılmıyor?
'Nutuk' dahil, Atatürk'ün yaptığı konuşmaların geniş kesimlerce okunduğunu söyleyemeyiz. Biz, Atatürk'ün söylediklerini, 'İstikbal göklerdedir. Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' gibi, 'ayetler' tarzında biliyoruz. Mesela 'Nutuk', yıllardır en çok basılan kitaptır. Bir üniversite mezununun önüne koysanız, ne anlattığını anlatamaz. Çünkü 'Nutuk'u tam anlayamaz.
Niye? 'Nutuk' o kadar anlaşılmaz mı? Biz yakın tarihimizi 'Nutuk'tan öğrenemez miyiz?
Öğrenemeyiz. 'Nutuk' sekiz yıllık bir otobiyografidir. Atatürk 'Nutuk'ta, 1919'da Samsun'dan başlayarak 1927'ye kadar geçen sekiz yıllık hadiseleri, sadece kendi açısından anlatıyor. 'Nutuk', sadece telgrafnamelerden kurulu bir metindir. 'Nutuk'u profesyonel tarihçinin dışında kimsenin anlaması mümkün değlidir. Ortalama bir vatandaş 'Nutuk'tan bir sonuç çıkaramaz. Bu yüzden biz 'Nutuk'un 'Ey Türk Gençliği' diye başlayan sadece son satırlarını biliyoruz ve onu da 'ayet' gibi asıyoruz.
Tarihçiler geçmişte ne olduğunu araştırmakta zorlanıyorlar mı?
Arşivlerin hepsini kilitli bir dolaba koysanız da, yakın tarihle ilgili yeterince malzeme var. Yazılmış kitapları, o gün basılmış gazeteleri profesyonel bir gözle okursanız, yakın tarihte ne olduğu anlaşılıyor. Mesela Milli Mücadele yıllarının gazetelerine bakıyorsunuz, İstanbul'da işgal altında çıkan gazeteler Mustafa Kemal'i alkışlıyor, Anadolu hareketini destekliyor. Yayımladıkları karikatürlerde Yunan subaylarıyla, diğer yabancı askerlerle dalga geçiliyor. Normal koşullarda işgal altında bunlar mümkün değildir.
Peki nasıl olabiliyor bu?
Demek ki o kadar da bir işgal yok. Eğer hakiki bir işgal olsa, insana nefes aldırmazlar. Anadolu çok büyük bir işgal yaşamadı. İşgal asıl Güneydoğu'da Fransızlar tarafından Gaziantep, Kahramanmaraş ve Urfa'da yaşandı. Batı Anadolu'da da Yunan işgaline karşı savaşıldı. İtalyanlar ve İngilizler geldi ama hiç savaşmadık. Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri İstanbul'a yüz bin kişilik orduyla geldiler ama, İstanbul'da Kartal'dan öteye geçmediler. Kaltal'dan sonrası Kuvayi Milliye'den soruluyordu. Çünkü onların Osmanlı devletini tamamen ortadan kaldırma niyetleri yoktu. Zaten İngilizler Musul ve Kerkük'ü almıştı. Anadolu'yla ilgilenecek durumda değillerdi. Çünkü kuzeyde Rusya'da Bolşevikler bambaşka bir sistem kuruyordu. Asıl hedefleri Rusya'ydı. Rusya daha büyük tehditti ve oraya asker göndermek istiyorlardı.
Biz Kurtuluş Savaşı'nı kime karşı yaptık?
Mücadelenin ana hattı, batıda Yunanistan'ın ittirilmesi, doğuda da Ermenistan'ın ittirilmesidir. Kazım Karakarabekir'in ordusu doğuda Ermenilerle savaştı. Osmanlı Ermenileri değil bunlar. Rusya'da Bolşeviklerle de savaşan Beyaz ordu taraftarı Menşevik Ermeniler bunlar. Doğu Anadolu'yu istiyorlardı. Türk ordusu Güneyde Fransızlarla, batıda da yüz binin üzerindeki Yunan askeriyle savaştı. İngilizlerin Musul ve Kerkük'ü alması üzerine Fransızlar da hiç olmazsa güneydoğuda bir yer edinmeye çalışıyordu. Kurtuluş Savaşı üç yıl sürdü ve şehit-yaralı toplam 30 bin kişilik zaiyatımız oldu. Kurtuluş Savaşı'nın pırıltılı hale getirilmesinin nedeni, Cumhuriyet'e ve Cumhuriyet'le birlikte yapılanlara bir meşruiyet kazandırmak içindir.
Toplum yakın geçmişin gerçeklerini öğrenirse çok mu şaşırır?
Şaşırır fakat çok rahatlar. Bu toplum rahatlamaya ihtiyacı olan bir toplum.
Toplumdan saklanan sırların kaynağında İttihatçılar mı var? Onları mı korumaya çalışıyoruz?
Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olmasının da payı var tabii. Normalde cumhuriyetçilerin Osmanlı saltanatında olan her şeyi suçlaması gerekirken, savunmak durumunda kalıyorlar. Çünkü İttihatçılar, geçmişlerini silip atamıyorlar. Çünkü Cumhuriyet bir kopuş değil, bir geçiş aslında. Fransız ihtilalindeki gibi gelenler gidenleri giyotinle kesmiş olsalardı, önceki dönemle bir kopuş olurdu. O zaman Enver Paşa, Sarıkamış'ta ölen 90 bin asker için 90 bin kere didiklenirdi. Ama durum öyle değil. Enver Paşa'nın yaveri, Cumhuriyet'te Atatürk'ün yaveri. Yaverler düzeyinde bir devamlılığı var işin. Aynı kadro, aynı zihniyet Cumhuriyeti devam ettiriyor. İşte o zaman da rejim değişikliği olmuyor, iktidar değişikliği oluyor.
Osmanoğulları'nın saltanatı bitiyor, Cumhuriyet kuruluyor. İttihat Terakki Partisi isim değiştiriyor ve ittihatçılar Cumhuriyet Halk Partisi oluyor. İttihatçılar Osmanlı'yı batırıyorlar ama Cumhuriyeti de kuruyorlar.
Osmanlı'nın son döneminde yaşanan acı olayları gizlemenin nedeni de, Cumhuriyeti kuran kadronun İttihatçı olması mı?
Evet. Kopuş olmadığı için, Ermeni katliamı da bu yüzden tartışılamıyor.
1915'teki olayları siz tarihçi olarak nasıl tanımlıyorsunuz?
Ben eskiden de 1915 olaylarına katliam derdim hâlâ öyle diyorum. Tapu kayıtları, bu meselenin özüne ilişkin bilgi kaynağıdır. Çünkü 1915 çok sayıda Ermeninin öldürülmesiyle sınırlı değildir. Aynı zamanda büyük miktarda servet de el değiştirdi. Ne boyutta servet değişimi olduğu, Müslümanlara ne boyutta mülk devri gerçekleştiği anlatımdan çıkmaz. Bu ancak tapu kayıtlarından okunabilir. Yaklaşık bir milyon Ermeni yerinden alınıyor ve bir daha dönmüyor. O bağlara, bahçelere, dükkânlara, işyerlerine birileri sahip oluyor. Tapu kayıtlarında bu ortaya çıkıyor. 1915'ten 18'e kadar ki tapu kayıtlarından Ermenilerin o sıradaki mülk toplamı ve bunların kimlere geçtiği rahatlıkla görülebilir. Bunun ortaya çıkmasından çekiniliyor...
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204424
Monday, October 6, 2008
adelet
‘DTP’liyi öldürün çağrısı suç sayılmadı
02.10.2008 - 05:09
‘Her şehit için DTP’li öldürülmeli’ denilen köşe yazısını ‘fikir özgürlüğü’ olarak değerlendiren Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararını mahkeme ‘isabetli’ buldu.
Bolu 2. Komando Tugayı’nda vatani görevini yapan 13 askerin 7 Ekim 2007’de şehit düşmesinin ardından Bolu Express gazetesindeki köşesinde “Türk, işte karşında düşmanın” başlıklı bir yazı kaleme alan I.E., terörle mücadeleyi anlattı. I.E., yazısının devamında DTP milletvekillerinin, DTP yöneticilerinin ve DTP’li belediye başkanlarının isimlerini tek tek sıraladı. I.E., yazısında şu ifadelere yer verdi:
“Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın. ‘PKK bölücü terör örgütüdür onun mensupları da vatan hainidir’ demedikten sonra bunların topu Türk düşmanı olarak bundan sonra ‘sivil yurtsever’ unsurların hedefi olacaktır. Kahpece pusu kuran, dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa üç-beş mikrobu temizleyip bundan sonra ‘Bir bizden beş sizden tamam mı, devam mı?’ demek gerekir.
Bunu yapacak ve diyebilecek yurtsever unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu, yoğun olarak bu yöndedir. Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın, bunlardan birinin aynı kaderi paylaması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık kangren olmuş uzuv veya uzuvların kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.”
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ SAYILDI
DTP Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, yazının yayımlanmasının ardından avukatı Duran aracılığıyla Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılığın, ifade alıp duyuruyu karara bağlamak dışında araştırma gerektirmeyen soruşturması altı ay sürdü.
Savcılık, soruşturma da sonunda yazıyı hukuka uygun bularak takipsizlik kararı verdi. Kararda, yazının düşünce özgürlüğü kapsamında olduğu vurgulandı.
MAHKEME DE UYDU
Duran, takipsizlik kararının kaldırılarak dava açılması için Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.
Dilekçede, yazının halkın bütününde suç işlemeye alenen tahrik eylemini oluşturduğu ifade edilerek şöyle denildi:
“İçinde açıkça infaza ve öldürmeye davet ve tahrik ifadeleri taşıyan bir yazının, savcı tarafından aklanmış olması kamu vicdanını ve toplumun adalet duygusunu derin biçimde yaralamıştır. Savcılığın takipsizlik kararına karşı verilen genel tepki ‘bu da suç değilse suç ne’ biçimindedir. ”
'KARAR İSABETLİ'
Mahkeme de savcılığın isabetli bir karar verdiğine işaret ederek itirazı reddetti. Mahkemenin kararında, savcılığın verdiği kararda isabetsizlik bulunmadığı vurgulandı.
Duran da kararı AİHM’ye taşımaya karar verdi. Bu tip kesinleşen kararlara karşı Adalet Bakanlığı’nın “kanun yararına bozma” hakkı bulunuyor. Ancak bakanlık bu yola başvurmazsa iç hukuk yolları tamamen tükenmiş oluyor. Bu durumda savcılığın kesinleşen kararına göre, AİHM aksi bir karar verene kadar DTP’lilerin öldürülmesi için çağrı yaparak isim listesi yayımlamak suç sayılmayacak.
Bolu Expres gazetesi köşe yazarı I.E'nin davalık yazısı:
TÜRK, İŞTE KARŞINDA DÜŞMANIN
İşte size son birkaç günün gazete başlıkları:
Diyarbakır Lice’de mayın patladı. 1 astsubay şehit, 3 er yaralı.
Beytüşşebep’da iftar vakti köylerine giden 12 köy korucusu öldürüldü.
Van’ın Başkale ilçesinde askeri birliğe roketatarlı saldırı, 1 asker şehit.
Şırnak’ın Namaz dağı bölgesinde mayın patladı, 1 uzman çavuş şehit.
Şırnak’ın Gabar dağı bölgesinde pusu, 13 asker şehit.
Bunlar, son bir hafta veya on gün içinde bizim gazetelerde tesadüfen rastladıklarımız.
Araştırsak, hiç şaşmam belki bir bu kadar daha çıkar.
25 seneye yakın zamandır, “kanları yerde kalmayacak” , “mücadele kararlılığımız daha da arttı” veya “kökünü kazıyacağız” gibi yutturmacalar la avutup, geçiştirdiniz hep.
Yeter be, yetsin artık şu palavralarınız, masallarınız.
Sivili de, askeri de,
Sizler çocuk mu avutuyorsunuz?
Yoksa milletle dalga mı geçiyorsunuz?
3 bin veya beş bin tane “çapulcu” ile baş edemeyen devlet veya ordu olur mu?
Edemediniz, edemiyorsunuz işte, yazıklar olsun hepinize.
Devletseniz, devletliğinizi, yasama organıysanız, kanun koyuculuğunuzu, hükümet iseniz, hükümetliğinizi bilin. Yargıysanız, yargının, hukukun gereklerini yerine getirin.
Ama yetti, artık bardak taştı.
Geçtiğimiz pazar gecesi, Bolu 2. Komando Tugayına mensup 13 askerimizin şehit edilmesi haberini duyunca çıldırdık.
Nasıl delirmeyelim ki?
TBMM çatısı altında, askerimizi, polisimizi, koruyucumuzu, sivil halkı gözlerini kıpmadan öldüren teröristlerin “azmettiricileri” varken;
Bu terörist katillere “kardeşim” diyebilen, bunların akıl hocalığını yapabilen,
Askerlerle girdikleri silahlı çatışmada geberen teröristlerin “leşlerini” derede yıkayan DTP İl, İlçe ve Belediye Başkanları varken,
Dağdakilerin peşinden koşturmak ne derece doğru oluyor? Gerçek katil tetikçiler mi?
Esas katiller kimler, biliyor musunuz?.
Partilerinin flamasına “PKK çaputlarının” rengi, sarı yeşil ve kırmızıyı koyan, PKK’lı, eli kanlı bu “piçlerin” sıktığı her kurşunun arkasında olan, onlara “kardeşim” diyen, bu cinayetleri işletenler; “azmettiriciler”
Başta, Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk. Partinin Milletvekilleri Ayla Akat Ata, Bengi Yıldız, Mehmet Nezir Karabaş, Akın Birdal, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak, Aysel Tuğluk, Pervin Buldan, Sebahat Tuncel, Emine Ayna, Sırrı Sakık, M. Nuri Yaman, Osman Özçelik, İbrahim Binici, Sevahir Bayındır, Hasip Kaplan, Şerafettin Halis, Fatma Kurtulan, Özdal Üçen.
Demokratik Toplum Partisi Merkez Yürütme Kurulu, Nurettin Demirtaş, Mustafa Sarıkaya, Saadet Becerikli, Bayram Altun, Selma Irmak, Sibel Öz, Pelgüzar Kaygusuz, Kamuran Yüksek, Yücel Genç, Ömer Ağın, Kemal Aktaş, Siracettin Irmak, Kemal Çolgan, Gülay Calap, Hüseyin Cengiz, Ayfer Ekin, Besime Konca, Ahmet Aday ve Çimen Işık.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, Şırnak Belediye Başkanı Ahmet Ertak, DTP’li tüm belediye başkanları, bu partinin il, ilçe başkan ve yönetimleri.
Türkiye’yi bölmeye, tarih sahnesinden silmeye çalışan “dış mihraklar” ve bunların içteki uşakları, maşaları...
Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın.
“PKK bölücü terör örgütüdür, onun mensupları da vatan hainidir” demedikten sonra, bunların topu Türk düşmanı olarak, bundan sonra “sivil yurtsever” unsurların hedefi olacaktır.
Kahpece pusu kuran, dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa, üç-beş mikrobu “temizleyip” bundan sonra “bir bizden, beş sizden” tamam mı, devam mı? demek gerekir. Bunu yapacak ve diyebilecek “yurtsever“ unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu, yoğun olarak bu yöndedir.
Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın, bunlardan birinin aynı kaderi paylaşması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık, ”kangren olmuş uzuv veya uzuvların” kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.
Türkiye’nin sınır ötesi sıcak takibine soğuk bakan ABD”, dünyanın öbür ucundan geldiği Irak’ta ne “be,o,ke” işi olduğunu izah etmelidir.
Bunun yanı sıra; hala sınır ötesi harekata hayır diyen ABD’nin elinden İncirlik Üssünün alınması, Habur Sınır Kapısının da kapatılması, Mersin Serbest Bölgede faaliyet gösteren bazı Kürt gurupların temizlenmesi ABD ve Barzani’nin “çanına ot tıkamaya” yeter de artar bile…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar ABD’siz de, AB olmadan da yaşamıştır bundan sonra da yaşayacaktır. Hepsi yerin dibine batsın. ABD’nin ve AB’ nin, boyunduruğu altında, kişiliğimizi yitirip “sömürge” konumunda olmaktansa, ulusça “Metal Fırtına”yı yaşamayı tercih ederiz.
Allah’tan tüm şehitlerimize rahmet, kederli ailelerine başsağlığı, sabırlar diliyor ve acılarını yürekten paylaşıyoruz. Aynı şekilde, Bolu 2 nci Komando Tugayına da, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
Yarın Mübarek Şeker Bayramı. Şırnak’ın Gabar Dağında, bu vatan için canını veren O 13 yiğit aslandan birinin anası, babası, kardeşi siz olsaydınız, nasıl bayram yapardınız? Bir de onu düşünün. Bu bayram burukta olsa, acılı da olsa herkese kutlu olsun.
(Milliyet-Gazeteport)
http://www.gazeteport.com.tr/GUNCEL/NEWS/GP_296033
02.10.2008 - 05:09
‘Her şehit için DTP’li öldürülmeli’ denilen köşe yazısını ‘fikir özgürlüğü’ olarak değerlendiren Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kararını mahkeme ‘isabetli’ buldu.
Bolu 2. Komando Tugayı’nda vatani görevini yapan 13 askerin 7 Ekim 2007’de şehit düşmesinin ardından Bolu Express gazetesindeki köşesinde “Türk, işte karşında düşmanın” başlıklı bir yazı kaleme alan I.E., terörle mücadeleyi anlattı. I.E., yazısının devamında DTP milletvekillerinin, DTP yöneticilerinin ve DTP’li belediye başkanlarının isimlerini tek tek sıraladı. I.E., yazısında şu ifadelere yer verdi:
“Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın. ‘PKK bölücü terör örgütüdür onun mensupları da vatan hainidir’ demedikten sonra bunların topu Türk düşmanı olarak bundan sonra ‘sivil yurtsever’ unsurların hedefi olacaktır. Kahpece pusu kuran, dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa üç-beş mikrobu temizleyip bundan sonra ‘Bir bizden beş sizden tamam mı, devam mı?’ demek gerekir.
Bunu yapacak ve diyebilecek yurtsever unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu, yoğun olarak bu yöndedir. Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın, bunlardan birinin aynı kaderi paylaması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık kangren olmuş uzuv veya uzuvların kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.”
DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ SAYILDI
DTP Diyarbakır Milletvekili ve Grup Başkan Vekili Selahattin Demirtaş, yazının yayımlanmasının ardından avukatı Duran aracılığıyla Bolu Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Savcılığın, ifade alıp duyuruyu karara bağlamak dışında araştırma gerektirmeyen soruşturması altı ay sürdü.
Savcılık, soruşturma da sonunda yazıyı hukuka uygun bularak takipsizlik kararı verdi. Kararda, yazının düşünce özgürlüğü kapsamında olduğu vurgulandı.
MAHKEME DE UYDU
Duran, takipsizlik kararının kaldırılarak dava açılması için Düzce Ağır Ceza Mahkemesi’ne başvurdu.
Dilekçede, yazının halkın bütününde suç işlemeye alenen tahrik eylemini oluşturduğu ifade edilerek şöyle denildi:
“İçinde açıkça infaza ve öldürmeye davet ve tahrik ifadeleri taşıyan bir yazının, savcı tarafından aklanmış olması kamu vicdanını ve toplumun adalet duygusunu derin biçimde yaralamıştır. Savcılığın takipsizlik kararına karşı verilen genel tepki ‘bu da suç değilse suç ne’ biçimindedir. ”
'KARAR İSABETLİ'
Mahkeme de savcılığın isabetli bir karar verdiğine işaret ederek itirazı reddetti. Mahkemenin kararında, savcılığın verdiği kararda isabetsizlik bulunmadığı vurgulandı.
Duran da kararı AİHM’ye taşımaya karar verdi. Bu tip kesinleşen kararlara karşı Adalet Bakanlığı’nın “kanun yararına bozma” hakkı bulunuyor. Ancak bakanlık bu yola başvurmazsa iç hukuk yolları tamamen tükenmiş oluyor. Bu durumda savcılığın kesinleşen kararına göre, AİHM aksi bir karar verene kadar DTP’lilerin öldürülmesi için çağrı yaparak isim listesi yayımlamak suç sayılmayacak.
Bolu Expres gazetesi köşe yazarı I.E'nin davalık yazısı:
TÜRK, İŞTE KARŞINDA DÜŞMANIN
İşte size son birkaç günün gazete başlıkları:
Diyarbakır Lice’de mayın patladı. 1 astsubay şehit, 3 er yaralı.
Beytüşşebep’da iftar vakti köylerine giden 12 köy korucusu öldürüldü.
Van’ın Başkale ilçesinde askeri birliğe roketatarlı saldırı, 1 asker şehit.
Şırnak’ın Namaz dağı bölgesinde mayın patladı, 1 uzman çavuş şehit.
Şırnak’ın Gabar dağı bölgesinde pusu, 13 asker şehit.
Bunlar, son bir hafta veya on gün içinde bizim gazetelerde tesadüfen rastladıklarımız.
Araştırsak, hiç şaşmam belki bir bu kadar daha çıkar.
25 seneye yakın zamandır, “kanları yerde kalmayacak” , “mücadele kararlılığımız daha da arttı” veya “kökünü kazıyacağız” gibi yutturmacalar la avutup, geçiştirdiniz hep.
Yeter be, yetsin artık şu palavralarınız, masallarınız.
Sivili de, askeri de,
Sizler çocuk mu avutuyorsunuz?
Yoksa milletle dalga mı geçiyorsunuz?
3 bin veya beş bin tane “çapulcu” ile baş edemeyen devlet veya ordu olur mu?
Edemediniz, edemiyorsunuz işte, yazıklar olsun hepinize.
Devletseniz, devletliğinizi, yasama organıysanız, kanun koyuculuğunuzu, hükümet iseniz, hükümetliğinizi bilin. Yargıysanız, yargının, hukukun gereklerini yerine getirin.
Ama yetti, artık bardak taştı.
Geçtiğimiz pazar gecesi, Bolu 2. Komando Tugayına mensup 13 askerimizin şehit edilmesi haberini duyunca çıldırdık.
Nasıl delirmeyelim ki?
TBMM çatısı altında, askerimizi, polisimizi, koruyucumuzu, sivil halkı gözlerini kıpmadan öldüren teröristlerin “azmettiricileri” varken;
Bu terörist katillere “kardeşim” diyebilen, bunların akıl hocalığını yapabilen,
Askerlerle girdikleri silahlı çatışmada geberen teröristlerin “leşlerini” derede yıkayan DTP İl, İlçe ve Belediye Başkanları varken,
Dağdakilerin peşinden koşturmak ne derece doğru oluyor? Gerçek katil tetikçiler mi?
Esas katiller kimler, biliyor musunuz?.
Partilerinin flamasına “PKK çaputlarının” rengi, sarı yeşil ve kırmızıyı koyan, PKK’lı, eli kanlı bu “piçlerin” sıktığı her kurşunun arkasında olan, onlara “kardeşim” diyen, bu cinayetleri işletenler; “azmettiriciler”
Başta, Demokratik Toplum Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk. Partinin Milletvekilleri Ayla Akat Ata, Bengi Yıldız, Mehmet Nezir Karabaş, Akın Birdal, Selahattin Demirtaş, Gülten Kışanak, Aysel Tuğluk, Pervin Buldan, Sebahat Tuncel, Emine Ayna, Sırrı Sakık, M. Nuri Yaman, Osman Özçelik, İbrahim Binici, Sevahir Bayındır, Hasip Kaplan, Şerafettin Halis, Fatma Kurtulan, Özdal Üçen.
Demokratik Toplum Partisi Merkez Yürütme Kurulu, Nurettin Demirtaş, Mustafa Sarıkaya, Saadet Becerikli, Bayram Altun, Selma Irmak, Sibel Öz, Pelgüzar Kaygusuz, Kamuran Yüksek, Yücel Genç, Ömer Ağın, Kemal Aktaş, Siracettin Irmak, Kemal Çolgan, Gülay Calap, Hüseyin Cengiz, Ayfer Ekin, Besime Konca, Ahmet Aday ve Çimen Işık.
Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir, Batman Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan, Şırnak Belediye Başkanı Ahmet Ertak, DTP’li tüm belediye başkanları, bu partinin il, ilçe başkan ve yönetimleri.
Türkiye’yi bölmeye, tarih sahnesinden silmeye çalışan “dış mihraklar” ve bunların içteki uşakları, maşaları...
Yüce Türk Ulusu, işte karşında düşmanın.
“PKK bölücü terör örgütüdür, onun mensupları da vatan hainidir” demedikten sonra, bunların topu Türk düşmanı olarak, bundan sonra “sivil yurtsever” unsurların hedefi olacaktır.
Kahpece pusu kuran, dağdaki teröristin peşinde koşmaktansa, üç-beş mikrobu “temizleyip” bundan sonra “bir bizden, beş sizden” tamam mı, devam mı? demek gerekir. Bunu yapacak ve diyebilecek “yurtsever“ unsurlar da çıkar elbet. Toplumun arzusu, yoğun olarak bu yöndedir.
Bundan böyle şehit edilen her güvenlik görevlisine karşın, bunlardan birinin aynı kaderi paylaşması toplumun çoğunluğunun isteği haline gelmiştir. Artık, ”kangren olmuş uzuv veya uzuvların” kesilip atılma zamanı gelip geçmiştir.
Türkiye’nin sınır ötesi sıcak takibine soğuk bakan ABD”, dünyanın öbür ucundan geldiği Irak’ta ne “be,o,ke” işi olduğunu izah etmelidir.
Bunun yanı sıra; hala sınır ötesi harekata hayır diyen ABD’nin elinden İncirlik Üssünün alınması, Habur Sınır Kapısının da kapatılması, Mersin Serbest Bölgede faaliyet gösteren bazı Kürt gurupların temizlenmesi ABD ve Barzani’nin “çanına ot tıkamaya” yeter de artar bile…
Türkiye Cumhuriyeti Devleti bugüne kadar ABD’siz de, AB olmadan da yaşamıştır bundan sonra da yaşayacaktır. Hepsi yerin dibine batsın. ABD’nin ve AB’ nin, boyunduruğu altında, kişiliğimizi yitirip “sömürge” konumunda olmaktansa, ulusça “Metal Fırtına”yı yaşamayı tercih ederiz.
Allah’tan tüm şehitlerimize rahmet, kederli ailelerine başsağlığı, sabırlar diliyor ve acılarını yürekten paylaşıyoruz. Aynı şekilde, Bolu 2 nci Komando Tugayına da, başsağlığı dileklerimizi iletiyoruz.
Yarın Mübarek Şeker Bayramı. Şırnak’ın Gabar Dağında, bu vatan için canını veren O 13 yiğit aslandan birinin anası, babası, kardeşi siz olsaydınız, nasıl bayram yapardınız? Bir de onu düşünün. Bu bayram burukta olsa, acılı da olsa herkese kutlu olsun.
(Milliyet-Gazeteport)
http://www.gazeteport.com.tr/GUNCEL/NEWS/GP_296033
Friday, September 5, 2008
Oğlum devlet için 94 insan öldürdü
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=Detay&ArticleID=897217&Date=05.09.2008&CategoryID=77
‘Oğlum devlet için 94 insan öldürdü’
YAZDIR | YOLLA
05/09/2008
2005’te öldürülen Susurluk hükümlüsü özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi, oğlunun devlet adına 93-94 cinayet işlediğini iddia etti ve “Başlarında Veli Küçük vardı” dedi
Ergenekon soruşturmasıyla ilgili dün şok bir iddia daha ortaya atıldı. 2005 yılında öldürülen Susurluk sanığı özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi oğlunun Ergenekon örgütü bünyesinde devlet adına 93-94 cinayet işlediğini öne sürdü.
Uğur Dündar’ın hazırlayıp sunduğu Star Ana Haber bülteninde bir röportajı yayınlanan Oğuz Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz şok eden iddialarda bulundu. Oğlunun ölümünden Ergenekon örgütünü sorumlu tutan anne Yorulmaz şunları söyledi: “Ergenekon’da sadece paşalar değil siyasetçilerde var. Ben evladımı devlete memur verdim, çeteci vermedim. Ortalama 93-94 kişiyi öldürmüşler. Bazı Kürt işadamlarını başta Ömer Lütfi Topal, Savaş Buldan, Behçet Cantürk gibi PKK ya destek oluyorlar diyerek devlet adına öldürdüler. Oğlum, özel harekat, vurucu tim bu nereye gönderirlerse oraya gidiyor. Devlet çete yaptı. Veli Küçük Paşa bunları başıydı. Emirleri ondan alıyorlardı. Ben büyük bir ihtimalle oğlumun öldürülmesini onlardan biliyorum. Sadece Veli Küçük’le bitmez bu iş, Tansu Çiller Hanım, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin...”
PEHLİVAN’IN İNTİKAMI
Öldürülen ANAP Milletvekili Alparslan Pehlivanlı’nın katilini oğlunun arkadaşlarıyla öldürdüğünü iddia eden anne Yorulmaz “..... o zaman başbakandı. Pehlivanlı öldürüldükten sonra rahmetli Abdullah Çatlı’ya telefon ediyor. ’Pehlivanlı’nın kanı yerde kalmasın’ diyor. ’Vuranı temizleyin’ diyor. Abdullah Çatlı’dan böyle bir ricada bulunuyor. O da benim oğluma havale ediyor” dedi.
Anne Yorulmaz röportajın sonunda şunları söyledi: “Tansu Çiller o zaman ’Devlet için kurşun sıkanlarda bir yiyenler de bir’ diyordu. Hani nerede? Oğlumu kullanıp bir kenara atan devlet ölümünden sonra da yardım etmedi. Oğlumun ölümünden sonra ne arayan oldu ne soran. Bir torunum var. Tarhana ve erişte yapıp satarak katkı sağlamaya çalışıyorum. Ama yaşlandım yapamıyorum eskisi gibi. Paşa gibi evladımı kullandılar attılar kenara.”
İHBAR MEKTUBU
Yayında, Oğuz Yorulmaz’ın bir yakını tarafından Mehmet Ağar’a gönderildiği iddia edilen bir de mektup okundu. Yorulmaz’ın sağlığında anlattıklarının aktarıldığı öne sürülen mektubun bir bölümünde Susurluk örgütünde yer alan resmi ve sivil kişilerin adları yer alıyor. Ayrıca örgütün siyasi sorumlularının da dönemin Başbakanı Tansu Çiller ile Mehmet Ağar olduğu iddia ediliyor. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de Susurluk örgütünün önde gelen isimleri arasında bulunduğu öne sürülen mektupta şu ifade yer alıyor:
“Başlangıçta her şey vatan için yapılıyordu ama kesinlikle bu resmi grubun içinde üç kişi vardı ki her şeyi vatan için yapıyordu. Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın ve Ercan Ersoy.”
Mektupta Oğuz Yorulmaz’ın Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal’ı, PKK destekçisi oldukları iddia edilen Kürt işadamları Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Behçet Cantürk’ü kendilerinin öldürdüğünü itiraf ettiği de öne sürülüyor.
Nurhan Yorulmaz, oğlunun cenaze töreninde “Ben oğlumu memur verdim, çete yaptılar. Oğluma sahip çıkmadılar. Mehmet Ağar, Tansu Çiller şimdi konuşsun. Bu işin içinde Susurluk’un parmağı var. Yavruma kıydılar. Yavrumu devirenler de inşallah devrilecek” demişti
‘Oğlum devlet için 94 insan öldürdü’
YAZDIR | YOLLA
05/09/2008
2005’te öldürülen Susurluk hükümlüsü özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi, oğlunun devlet adına 93-94 cinayet işlediğini iddia etti ve “Başlarında Veli Küçük vardı” dedi
Ergenekon soruşturmasıyla ilgili dün şok bir iddia daha ortaya atıldı. 2005 yılında öldürülen Susurluk sanığı özel harekat polisi Oğuz Yorulmaz’ın annesi oğlunun Ergenekon örgütü bünyesinde devlet adına 93-94 cinayet işlediğini öne sürdü.
Uğur Dündar’ın hazırlayıp sunduğu Star Ana Haber bülteninde bir röportajı yayınlanan Oğuz Yorulmaz’ın annesi Nuran Yorulmaz şok eden iddialarda bulundu. Oğlunun ölümünden Ergenekon örgütünü sorumlu tutan anne Yorulmaz şunları söyledi: “Ergenekon’da sadece paşalar değil siyasetçilerde var. Ben evladımı devlete memur verdim, çeteci vermedim. Ortalama 93-94 kişiyi öldürmüşler. Bazı Kürt işadamlarını başta Ömer Lütfi Topal, Savaş Buldan, Behçet Cantürk gibi PKK ya destek oluyorlar diyerek devlet adına öldürdüler. Oğlum, özel harekat, vurucu tim bu nereye gönderirlerse oraya gidiyor. Devlet çete yaptı. Veli Küçük Paşa bunları başıydı. Emirleri ondan alıyorlardı. Ben büyük bir ihtimalle oğlumun öldürülmesini onlardan biliyorum. Sadece Veli Küçük’le bitmez bu iş, Tansu Çiller Hanım, Mehmet Ağar, İbrahim Şahin...”
PEHLİVAN’IN İNTİKAMI
Öldürülen ANAP Milletvekili Alparslan Pehlivanlı’nın katilini oğlunun arkadaşlarıyla öldürdüğünü iddia eden anne Yorulmaz “..... o zaman başbakandı. Pehlivanlı öldürüldükten sonra rahmetli Abdullah Çatlı’ya telefon ediyor. ’Pehlivanlı’nın kanı yerde kalmasın’ diyor. ’Vuranı temizleyin’ diyor. Abdullah Çatlı’dan böyle bir ricada bulunuyor. O da benim oğluma havale ediyor” dedi.
Anne Yorulmaz röportajın sonunda şunları söyledi: “Tansu Çiller o zaman ’Devlet için kurşun sıkanlarda bir yiyenler de bir’ diyordu. Hani nerede? Oğlumu kullanıp bir kenara atan devlet ölümünden sonra da yardım etmedi. Oğlumun ölümünden sonra ne arayan oldu ne soran. Bir torunum var. Tarhana ve erişte yapıp satarak katkı sağlamaya çalışıyorum. Ama yaşlandım yapamıyorum eskisi gibi. Paşa gibi evladımı kullandılar attılar kenara.”
İHBAR MEKTUBU
Yayında, Oğuz Yorulmaz’ın bir yakını tarafından Mehmet Ağar’a gönderildiği iddia edilen bir de mektup okundu. Yorulmaz’ın sağlığında anlattıklarının aktarıldığı öne sürülen mektubun bir bölümünde Susurluk örgütünde yer alan resmi ve sivil kişilerin adları yer alıyor. Ayrıca örgütün siyasi sorumlularının da dönemin Başbakanı Tansu Çiller ile Mehmet Ağar olduğu iddia ediliyor. Emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de Susurluk örgütünün önde gelen isimleri arasında bulunduğu öne sürülen mektupta şu ifade yer alıyor:
“Başlangıçta her şey vatan için yapılıyordu ama kesinlikle bu resmi grubun içinde üç kişi vardı ki her şeyi vatan için yapıyordu. Oğuz Yorulmaz, Ayhan Çarkın ve Ercan Ersoy.”
Mektupta Oğuz Yorulmaz’ın Kumarhaneler Kralı Ömer Lütfi Topal’ı, PKK destekçisi oldukları iddia edilen Kürt işadamları Savaş Buldan, Adnan Yıldırım ve Behçet Cantürk’ü kendilerinin öldürdüğünü itiraf ettiği de öne sürülüyor.
Nurhan Yorulmaz, oğlunun cenaze töreninde “Ben oğlumu memur verdim, çete yaptılar. Oğluma sahip çıkmadılar. Mehmet Ağar, Tansu Çiller şimdi konuşsun. Bu işin içinde Susurluk’un parmağı var. Yavruma kıydılar. Yavrumu devirenler de inşallah devrilecek” demişti
Thursday, September 4, 2008
kürdistan forması krizi
http://www.kenthaber.com/Arsiv/Haberler/2008/Eylul/02/Haber_455285.aspx
İran'ın Urmiye kentinde düzenlenen, 5 ülkenden iller karması takımların katıldığı futbol turnuvasında Erbil takımının `Kürdistan' yazılı ve armalı formayla Türk takımına karşı oynamak istemesi krize neden oldu.
Iraklı kulüp yöneticilerine rest çeken Erzurum karmasının Teknik Direktörü Aydın Özyıldırım, Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar'ın talimatıyla takımı Irak maçına çıkarmadı ve ikinciliğe razı oldu. Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar, "Turnuvada birinci de olabilirdik. Ay- yıldızlı formamızı gören Iraklılar, Kürdistan yazılı formayla maça çıkmak istemişler. Biz de böyle bir şeye izin vermedik. Bir Türk takımının Kürdistan formalı hiçbir takımla müsabaka yapması söz konusu olamaz" dedi.
Urmiye Spor Müdürlüğü tarafından 24- 29 Ağustos'ta İran, Türkiye, Azerbaycan, Irak ve Nahçıvan'dan 5 takımın katıldığı futbol turnuvası düzenlendi. Türkiye'yi Erzurum, İran'ı Urumiye, Azerbaycan'ı Bakü, Irak'ı Erbil ve Nahçıvan'ı da Nahcivan kenti karmaları temsil etti.
Bölgesel futbol turnuvasının ilk günü yapılan toplantıda kuralar çekildi, katılacak futbolcu, teknik direktörler listesi çıkarıldı. Bu arada turnuvaya katılacak futbol takımlarının giyeceği formalar da bu toplantıda ele alındı.
Türkiye'yi temsil eden Erzurum Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nün 21 kişilik karma futbol takımının ay yıldızlı kırmızı- beyaz renkli formlarla maçları oynayacağı belirtildi. Bunun üzerine Irak takımının, üzerinde `Kürdistan' yazılı ve armalı formayla maçlarını oynayacağı bildirildi. Erbil takımı, Bakü ile oynadığı maça `Kürdistan' formasıyla çıktı ama tepkilerin artması üzerine bir daha bu formaları giymedi.
Teknik Direktör Aydın Özyıldırım, antrenör Ersin Dizlek yönetimindeki Erzurum karması ilk maçında Nahcivan'ı 5- 0 yendi. Dadaşlar, ikinci maçlarında ise Bakü karmasını 6- 0'la geçti. Şampiyonluk yolunda önemli başarı elde eden Erzurum karması, İran'ın Urumiye takımı ile de 1- 1 berabere kaldı.
Kürdistan forması giydiği için Erbil maçına çıkmayan Erzurum karması, turnuvada ikincilik elde etti. Erbil takımı ise Nahcivan'ı 3- 0 yendi, Bakü'yle 1- 1 berabere kaldı, Urmiye'ye 2- 1 yenildi. Şampiyon olan Urmiye ise Nahcivan'ı 5- 0, Bakü'yü 4- 1, Erbil'i 2- 1'lik sonuçlarla geçti ve Erzurum'la 1- 1 kalarak puanları paylaştı.
Teknik Direktör Aydın Özyıldırım, turnuvada başarılı bir sonuç elde ettiklerini belirtirken, Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar, şöyle konuştu:
"Turnuvada derece yapmamız çok önemli değil. Biz belki orada birinci de olabilirdik. Ay- yıldızlı formamızı gören Iraklılar, Kürdistan yazılı formayla maça çıkmak istemişler. Iraklı yöneticilerin yaklaşımı ve Kürdistan yazılı formada ısrar etmeleri üzerine Erbil maçına çıkmadık. Beni Urumiye'den aradılar ve durumu anlattılar. `Kesinlikle oynamayın' dedim. Sanıyorum bizim bu tepkimizden sonra da Iraklılar diğer maçlara normal formalarıyla çıkmışlar. Biz böyle birşeye izin vermedik. Bir Türk takımının Kürdistan formalı takımla müsabaka yapması söz konusu değildir. Biz orada Azerbaycan, Nahcivan ve İran'la oynayarak namağlup ikinci olduk."
DHA
Yayın Tarihi : 02 Eylül 2008 02:11
İran'ın Urmiye kentinde düzenlenen, 5 ülkenden iller karması takımların katıldığı futbol turnuvasında Erbil takımının `Kürdistan' yazılı ve armalı formayla Türk takımına karşı oynamak istemesi krize neden oldu.
Iraklı kulüp yöneticilerine rest çeken Erzurum karmasının Teknik Direktörü Aydın Özyıldırım, Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar'ın talimatıyla takımı Irak maçına çıkarmadı ve ikinciliğe razı oldu. Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar, "Turnuvada birinci de olabilirdik. Ay- yıldızlı formamızı gören Iraklılar, Kürdistan yazılı formayla maça çıkmak istemişler. Biz de böyle bir şeye izin vermedik. Bir Türk takımının Kürdistan formalı hiçbir takımla müsabaka yapması söz konusu olamaz" dedi.
Urmiye Spor Müdürlüğü tarafından 24- 29 Ağustos'ta İran, Türkiye, Azerbaycan, Irak ve Nahçıvan'dan 5 takımın katıldığı futbol turnuvası düzenlendi. Türkiye'yi Erzurum, İran'ı Urumiye, Azerbaycan'ı Bakü, Irak'ı Erbil ve Nahçıvan'ı da Nahcivan kenti karmaları temsil etti.
Bölgesel futbol turnuvasının ilk günü yapılan toplantıda kuralar çekildi, katılacak futbolcu, teknik direktörler listesi çıkarıldı. Bu arada turnuvaya katılacak futbol takımlarının giyeceği formalar da bu toplantıda ele alındı.
Türkiye'yi temsil eden Erzurum Gençlik ve Spor İl Müdürlüğü'nün 21 kişilik karma futbol takımının ay yıldızlı kırmızı- beyaz renkli formlarla maçları oynayacağı belirtildi. Bunun üzerine Irak takımının, üzerinde `Kürdistan' yazılı ve armalı formayla maçlarını oynayacağı bildirildi. Erbil takımı, Bakü ile oynadığı maça `Kürdistan' formasıyla çıktı ama tepkilerin artması üzerine bir daha bu formaları giymedi.
Teknik Direktör Aydın Özyıldırım, antrenör Ersin Dizlek yönetimindeki Erzurum karması ilk maçında Nahcivan'ı 5- 0 yendi. Dadaşlar, ikinci maçlarında ise Bakü karmasını 6- 0'la geçti. Şampiyonluk yolunda önemli başarı elde eden Erzurum karması, İran'ın Urumiye takımı ile de 1- 1 berabere kaldı.
Kürdistan forması giydiği için Erbil maçına çıkmayan Erzurum karması, turnuvada ikincilik elde etti. Erbil takımı ise Nahcivan'ı 3- 0 yendi, Bakü'yle 1- 1 berabere kaldı, Urmiye'ye 2- 1 yenildi. Şampiyon olan Urmiye ise Nahcivan'ı 5- 0, Bakü'yü 4- 1, Erbil'i 2- 1'lik sonuçlarla geçti ve Erzurum'la 1- 1 kalarak puanları paylaştı.
Teknik Direktör Aydın Özyıldırım, turnuvada başarılı bir sonuç elde ettiklerini belirtirken, Gençlik ve Spor İl Müdürü Fatih Çintımar, şöyle konuştu:
"Turnuvada derece yapmamız çok önemli değil. Biz belki orada birinci de olabilirdik. Ay- yıldızlı formamızı gören Iraklılar, Kürdistan yazılı formayla maça çıkmak istemişler. Iraklı yöneticilerin yaklaşımı ve Kürdistan yazılı formada ısrar etmeleri üzerine Erbil maçına çıkmadık. Beni Urumiye'den aradılar ve durumu anlattılar. `Kesinlikle oynamayın' dedim. Sanıyorum bizim bu tepkimizden sonra da Iraklılar diğer maçlara normal formalarıyla çıkmışlar. Biz böyle birşeye izin vermedik. Bir Türk takımının Kürdistan formalı takımla müsabaka yapması söz konusu değildir. Biz orada Azerbaycan, Nahcivan ve İran'la oynayarak namağlup ikinci olduk."
DHA
Yayın Tarihi : 02 Eylül 2008 02:11
II. Kürdistan
Sevr'de: Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge İtilaf Devletleri delegelerinden kurulacak bir komisyon, yönetim biçimi hazırlayacaktır.
Antlaşmanın imzasından bir yıl sonra, bu bölgenin Kürt halkı, Milletler Cemiyetine baş vurarak, Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye'den ayrı, bağımsız bir devlet kurmak istediğini tanıtlarsa ve Milletler Cemiyeti bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.
Mart 1921 önerisinde: İtilaf Devletleri yeni durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr tasarısında değişiklik yapmayı dikkate almak eğilimindedirler. Özerk bölgeler ile Kürt ve Asurlu-Geldanlı çıkarlarının yeterince korunması için bizce kolaylık gösterilmesi koşuluna bağlanmıştır.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan'da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE907A48226BB53664
8 Aralık 1925 Maarif Vekaleti "Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar" üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE08868BB75A3ED2E2
Sevr'de: Fırat'ın doğusunda ve Ermenistan, Irak ve Suriye arasında kalan bölge İtilaf Devletleri delegelerinden kurulacak bir komisyon, yönetim biçimi hazırlayacaktır.
Antlaşmanın imzasından bir yıl sonra, bu bölgenin Kürt halkı, Milletler Cemiyetine baş vurarak, Kürtlerin çoğunluğunun Türkiye'den ayrı, bağımsız bir devlet kurmak istediğini tanıtlarsa ve Milletler Cemiyeti bunu kabul ederse, Türkiye bu bölgedeki her türlü haklarından vazgeçecektir.
Mart 1921 önerisinde: İtilaf Devletleri yeni durumu göz önünde tutarak bu konuda Sevr tasarısında değişiklik yapmayı dikkate almak eğilimindedirler. Özerk bölgeler ile Kürt ve Asurlu-Geldanlı çıkarlarının yeterince korunması için bizce kolaylık gösterilmesi koşuluna bağlanmıştır.
Mart 1922 önerisinde: Söz konusu edilmemiştir.
Lozan'da: Elbette söz konusu ettirilmemiştir.
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE907A48226BB53664
8 Aralık 1925 Maarif Vekaleti "Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar" üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)
http://www.kultur.gov.tr/TR/BelgeGoster.aspx?F6E10F8892433CFFE2AA2E4A862E80AE08868BB75A3ED2E2
Monday, September 1, 2008
http://www.taraf.com.tr/haber.asp?id=16022
Şırnak Tümen Komutanı Tümgeneral Ahmet Yavuz imzasıyla gizli ibareli “HRK:7130-115-07 / (58557)”
• Mayın ve el yapımı paylayıcı maddelerin yoğun olarak kullanıldığı yol ve bölgeler sürekli gözetlenmeli, buralara direkt gitmek yerine dolaylı tutum stratejisi uygulanarak, yol, sivil araç trafiği başladıktan sonra kullanılmalı, bölgelere ise çoban ve göçerler kullanıldıktan sonra girilmelidir.
• Mayın ve el yapımı paylayıcı maddelerin yoğun olarak kullanıldığı yol ve bölgeler sürekli gözetlenmeli, buralara direkt gitmek yerine dolaylı tutum stratejisi uygulanarak, yol, sivil araç trafiği başladıktan sonra kullanılmalı, bölgelere ise çoban ve göçerler kullanıldıktan sonra girilmelidir.
Subscribe to:
Posts (Atom)