Yasaklı Şivan’la Kürtçe yayın...
ORAL ÇALIŞLAR
Politika / 28/12/2008
oralcalislar@gmail.com
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
TRT’nin Kürtçe yayını 1 Ocak 2009’da başlıyor. Yapılacak açılışta Kürtlerin ünlü türkücüsü Şivan Perwer’in konseri banttan yayımlanacak. Hürriyet gazetesinin haberine göre; TRT 6’nın Yayın Koordinatörü Sinan İlhan, Almanya’da yaşayan ve Türkiye’ye hukuki sorunları nedeniyle gelemeyen Şivan Perwer’le bizzat görüşmeye gitti. Haftada
bir gün müzik programı sunması teklifini kabul eden Perwer, program başına 60 bin
dolar istedi. TRT bu parayı ödeyemeyeceğini belirtince bant yayına karar verildi.
Şimdi bu haberi nasıl değerlendirmeli?
TRT’nin çabalarını olumlu karşılamak gerekiyor. Sonuç olarak Kürtçe yayını inandırıcı hale getirebilmek amacıyla Kürtlerin tanınmış sanatçılarını programa katmaya çalışıyorlar.
Böyle yapmazlarsa Kürtlerin bu programlara ilgi göstermeyeceği bilinen bir gerçek.
Gazetelere yansıdığı kadarıyla Şivan Perwer’in dışında Rojin de sabahları program yapacak, Nilüfer Akbal ise geceleri yayına katılacak. Yazar Muhsin Kızılkaya da kanala edebiyat programı hazırlayacak. Yine haberlere göre TRT Ahmet Kaya’nın Kürtçe şarkılarını da ilerde yayınlamayı düşünüyor.
Tabii bu haberlerin dramatik paradoksal yanları olduğu da ayrı bir gerçek. Şivan Perwer hâlâ Türkiye’ye gelemiyor, konser vermesi yasak. Rojin’in, sırf Kürt kimliği nedeniyle devlet tiyatrolarında başına gelmedik kalmadı. Ahmet Kaya ise ayrı bir öykü. Sırf “Bir gün Kürtçe klip yapacağım, bakalım o zaman yayımlayabilecek misiniz?” diye sorduğu için medya lincine uğramış, Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmıştı.
Radikal gazetesi de dün TRT’nin Kürtçe yayına başlama çalışmalarıyla birlikte ortaya çıkan çarpıklıklara dikkat çekerken, yasaklı harflerden ve Şivan Perwer’e ilişkin ilginç bir mahkeme kararından söz etti.
W, Q ve X harfleri Kürtçe yayın yapan TRT-Şeş’in (TRT-6) deneme yayınında
kullanıldı. Mevcut mevzuata göre, 2002’de Diyarbakır’da Kürtçe yayın yapan ART
televizyonu sahibine beş yıl hapis cezası getiren Şivan Perver’in ‘Mehemedo’ şarkısıyla yayın hayatına başlayan TRT-6, hakkında savcılıklar ve RTÜK harekete geçebilir.
AB’ye uyum yasaları amacıyla yapılan bir dizi değişikliğe rağmen üç yasaklı harf bulunan isimler çocuklara verilemedi. İçişleri Bakanlığı valiliklere genelge göndererek bu harflerin kullanılmasına göz yumulmamasını istedi.
Siyasi Partiler Yasası partilerin propaganda faaliyetlerinde Kürtçe kullanmayı yasaklanıyor.
Bu yasak da hazırlanan afiş ve pankartlarda bu üç harfin kullanılmasını engelliyor.
Kürtçe’nin kullanımı, o kadar çok yasak ve cezaya neden oldu ki. Bunun en son ve en tipik örneklerinden birisi Danıştay 8. Dairesi’nin kararıydı. 2007’de çok dilli belediyecilik kararı alan Diyarbakır’ın Sur Beldesi Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Danıştay kararıyla başkanlıktan düşürüldü ve bu kararı onaylayan belediye meclisi feshedildi. Bir ilginç örnek de sınırda yaşandı: Babası siyasi mülteci olan Alman vatandaşı Welat, annesiyle Türkiye’ye girerken isminde ‘W’ harfi olduğu için girişine izin verilmedi. İçişleri Bakanlığı Welat’ın vize sorunu nedeniyle giremediğini ileri sürdü ama vize sorununun da isimden kaynaklandığı anlaşıldı. Genelkurmay, Nisan 2008’de hazırladığı afişlerle ‘W, Q ve X’ harflerinin üzerini çizdi.
Gördüğünüz gibi Kürtçe yayın yaptım demekle olmuyor. Türkiye bir yasaklar ülkesi. Kürt sorunu tartışması yapılırken bazı çevreler garip garip yüzümüze bakar ve şöyle derler: Kürtlere ne yasak var ki? İsterlerse Cumhurbaşkanı bile olabilirler, oldular da. Öyledir de ‘Kürtçe’ türkü söyleyemezler. Kürt kimliğiyle orta çıkamazlar. Çıkarlarsa bedelini öderler. Ödediler de.
Unutmayın, Kürtlerin en çok beğendikleri sanatçılardan Şivan Perwer hâlâ Türkiye’de konser veremiyor. Bir yurtdışı gezim sırasında bana yaşadığı sıkıntıları anlatmış ve Türkiye’ye gelip konser vermek istediğini söylemişti.
TRT yöneticilerine kolaylık dilemekten başka bir şey gelmiyor aklımıza...
Sunday, December 28, 2008
Cengiz Çandar
Sırası mıydı?
CENGİZ ÇANDAR
Yorum / 28/12/2008
ccandar@radikal.com.tr
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Devlet televizyonu TRT, Kürtçe deneme yayınlarına başladı. Haftaya ‘TRT-Şeş’ yani ‘TRT-6’ olarak 24 saat Kürtçe yayın yapacak. TRT ve iktidar çevreleri bu kanala izleyici çekebilmek için bir sürü kapı çalıyor. Kapısı çalınanlardan biri, tanınmış şarkıcı Rojin.
Devletin Şanlıurfa Suruç ilçesindeki kaymakamı ise Suruç Belediyesi ile mahkemelik olmuş durumda. Çünkü, Suruç Kaymakamlığı üç AK Partili, üç CHP’li, dokuz DTP’liden oluşan Suruç Belediye Meclisi’nin oybirliğiyle verdiği sokak isimlerini ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olarak değerlendirerek kabul etmemiş. “Adres ve Numaralamaya İlişkin Yönetmeliğin 24’üncü maddesine uygun olmadığını” belirtmiş.
‘Bölücülüğe yol açabilecek nitelikteki’ sokak isimleri Rojin, Baran, Berivan,
Araban, Zozan, Şirvan, Şervan, Mizgin, Zana, Dilan gibi isimler.
Bu durumda Suruç ilçesinde bir yurttaş TRT-Şeş’te Rojin’in şarkılarını dinlerse ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ birisini dinlemiş olmayacak ama Rojin ismi verilen bir sokakta ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olacağı için oturamayacak.
Zozan, Berivan isimli insanlardan uzak durmayı düşünmeliyiz. Gaziantep’in Araban ilçesine de yolumuzu düşürmemeliyiz. Şirvan adlı kebap lokantasının kapısından içeri adımızı atmamalıyız. Örneğin, 40 yıllık ekonomi profesörü, eski Gümrük-Tekel Bakanı ve Bayburtlu bir Türk de olsa Baran Tuncer’in Radikal’deki yazıları boykot edilmeli.
Zira bütün bu isimler ‘Adres ve Numaralandırmaya İlişkin Yönetmeliğin
24. Maddesi’ni ihlal niteliğinde ve hepsi ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ şeyler.
Bu zırvayı daha da uzatabiliriz.
Zırvanın ciddi yanı da var: Kamu otoritesindeki çatlak. Halkın oylarıyla seçilen Suruç Belediyesi, Ankara’dan atanmış kaymakamla 2006 yılından beri süren çekişmesini Danıştay’a götürmeye karar vermiş. Çünkü Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nde kaymakamlık kararının iptali için açtığı davada, İdare Mahkemesi de belediye aleyhinde karar vermiş.
Kürtçe’nin ‘bölücülük’le ilişkisi konusu tümüyle netleşmemiş iken, devletin yürütmesi ve yargısı ile bu konuda kafası karışıklığı devam ederken; TRT’de Kürtçe yayına başlamanın acaba sırası mıydı?
Sırası mıydı?
***
Şanlıurfa İdare Mahkemesi kararının üzerinde durmaya değer. “Davacı belediye meclis kararı incelendiğinde, bazı sokakların isimlerinin değiştirildiği, bazı yeni oluşturulan sokaklara da isim verildiği görülmekte olup, anılan meclis kararında sokak ismi olarak uygun görülen kelimeler arasında Zana, Zozan, Rojin, Silan, Şevan, Şirvan, Mizgin, Sara, Dilan, Baran, Berivan, Araban gibi Türkçe olmayan kelimeler bulunduğu, davacı belediye vekilince dosyaya sunulan itiraz dilekçesinde, bu isimlerin Kürtçe olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacı Suruç Belediye Meclisi’nin kararı ile sokak ismi olarak belirlenen bazı isimlerin Türkçe olmayan yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler olduğu görülmekte olup...” deniyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı ne yapacağız? Türkçe değil. Angyra’nın, Helence yani Yunanca (Rumca da diyebilirsiniz) bozulmuş hali. Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olduğu Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri içinde. Peki adını değiştirebilir miyiz? Çünkü, Türkçe olmayan bir kelime.
İstanbul’da öyle. Helen dilinde ‘şehire’ veya ‘şehirde’ anlamına gelen Stin Poli’nin zamanla bozularak İstanbul haline gelmesiyle edinilmiş Türkçe olmayan bir kelime.
Kayseri de öyle, İconium’dan gelen Konya da. Erciyes’in kökü Argeus. Anadolu’nun orasında burasındaki Ereğli’ler İrakli’nin bozulmuş hali. İrakli yani eski Yunan’ın güç tanrısı Herkül!
Van, Ermenice şehir anlamına geliyor. Sonu girt ya da kirt ile biten Malazgirt, Mazgirt, Eleşkirt gibi ilçe merkezlerimiz Ermenice kökten geliyor. Türkiye’de bir Türkçe kelimeden türeyen şehir adı bulabilmek kolay değil.
Türkiye’nin neredeyse tüm şehir, nehir vs. isimlerinden Türkçe ile ilişkili olmadıkları
için vazgeçmeli miyiz?
***
Hazır konu açılmışken, gelelim Suruç Kaymakamlığı’ndan, Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nden Türk Tarih Kurumu’na...
‘İmza kampanyası’na tepki verenler kavramına, -nedense hayli gecikmeli biçimde- Türk Tarih Kurumu da katıldı. Birçoğu gibi hakaret sıfatı kullanmadan ‘bilimsel’ davranmaya özen gösterir bir havada. Ama, bir ‘sözde’ konuda tavır ortaya koyduğu için olsa gerek, açıklaması pek bir sözde ‘bilimsel.’
“Özür metninde geçen ‘büyük felaket’ sözcüğünün Ermeniler tarafından ‘soykırım’ ile eşanlamda kullanılan bir ifade olduğu”na işaret edilen açıklamada, “bunun kamuoyunda haklı olarak aydınların, 1915 olaylarına Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açtığı” kaydediliyor.
Bu mantıkla, ‘büyük felaket’ yerine ‘trajedi’ ya da ‘büyük insanlık dramı’ dense, söz konusu kelimeler Yunanca’dan geldiğine göre, 1915 olaylarına ‘Yunanistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya’ yol açılabilirdi.
Osmanlı Ermenilerinin uğradığı ‘katliamlar’ demek de sakıncalı olabilirdi. Amerikan başkanları 1915 olayları için bu nitelendirmeyi kullandılar. Metni öyle
yazmak 1915 olaylarına ‘Amerikan emperyalizminin penceresinden bakıldığı’ gibi bir ‘algılamaya’ pekâlâ yol açabilirdi.
Açıklamada, “Yine bildiride geçen ‘inkâr’ sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukuki bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir” deniyor.
Böyle bir yoruma varmak ancak Türk Tarih Kurumu’nda bulunmakla mümkün olabilir herhalde. Hiç kimsenin aklına gelemeyecek bir kıyas yöntemi, müthiş.
1915 olaylarından İttihat Terakki’nin içindeki küçük bir klik, başta Teşkilat-ı Mahsusa adlı dönemin ‘derin devleti’nin sorumlu tutulduğu biliniyor. Koca bir devleti felakete sürükleyen küçük bir grubun sorumlu tutulması, nasıl oluyor da ve hem de ‘açıkça’ Türk milletini suçlu ilan etmek oluyor.
Burası pek anlaşılamıyor.
‘Türk milleti’, İttihat Terakki’nin içindeki bir çete mi? O kadar küçük mü?
Açıklama, bir dizi saçma sapan laf kalabalığıyla devam edip, konunun
‘tarihin tarihçilere bırakılması’ gereğini vurgulayarak son buluyor.
Açıklamayı okuduğunuz anda, böyle bir konunun niçin Türk Tarih Kurumu’na bırakılamayacağını da kolaylıkla anlamış oluyorsunuz.
Bu arada, ‘imza kampanyası’na açılan ve şu ana dek 25 bin yurttaşın imzaladığı metni ilk imzalayanlar arasında Türkiye’nin en parlak, yıllardır üniversitelerde tarih kürsüsü yönetmiş tarihçiler, sosyologlar ve siyasal bilimciler var.
Bununla birlikte, Türk Tarih Kurumu açıklamasında ‘özür kampanyası’nın ‘zamansız’ olduğunu öne süren bölüme katılabilirim. Bu ‘imza kampanyası’; nice kamu kurum ve kuruluşunun pejmürdeliğinin, her meslekten ve her görüşten nice anlı şanlı şahsiyetin acıklı kişilik zaaflarının ve utanç verici hallerinin ortaya serilmesine vesile oldu. Gerginlik için fırsat arayanların kol gezdiği bir ortamda, ülkede yeni bir gerginlik doğdu. O nedenle, kim bunun ‘zamanlaması’na işaret etse, insanın aklına ister istemez cevabının hiçbir zaman bilinmesi mümkün olamayacak şu soru takılıyor:
Sırası mıydı?
Cengiz Çandar’ın bu yazısı aynı anda Referans gazetesi ve www.hurriyet.com.tr web sitesinde de yayımlanmaktadır.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=914567&Yazar=CENG%DDZ%20%C7ANDAR&Date=28.12.2008&CategoryID=99
CENGİZ ÇANDAR
Yorum / 28/12/2008
ccandar@radikal.com.tr
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Devlet televizyonu TRT, Kürtçe deneme yayınlarına başladı. Haftaya ‘TRT-Şeş’ yani ‘TRT-6’ olarak 24 saat Kürtçe yayın yapacak. TRT ve iktidar çevreleri bu kanala izleyici çekebilmek için bir sürü kapı çalıyor. Kapısı çalınanlardan biri, tanınmış şarkıcı Rojin.
Devletin Şanlıurfa Suruç ilçesindeki kaymakamı ise Suruç Belediyesi ile mahkemelik olmuş durumda. Çünkü, Suruç Kaymakamlığı üç AK Partili, üç CHP’li, dokuz DTP’liden oluşan Suruç Belediye Meclisi’nin oybirliğiyle verdiği sokak isimlerini ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olarak değerlendirerek kabul etmemiş. “Adres ve Numaralamaya İlişkin Yönetmeliğin 24’üncü maddesine uygun olmadığını” belirtmiş.
‘Bölücülüğe yol açabilecek nitelikteki’ sokak isimleri Rojin, Baran, Berivan,
Araban, Zozan, Şirvan, Şervan, Mizgin, Zana, Dilan gibi isimler.
Bu durumda Suruç ilçesinde bir yurttaş TRT-Şeş’te Rojin’in şarkılarını dinlerse ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ birisini dinlemiş olmayacak ama Rojin ismi verilen bir sokakta ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ olacağı için oturamayacak.
Zozan, Berivan isimli insanlardan uzak durmayı düşünmeliyiz. Gaziantep’in Araban ilçesine de yolumuzu düşürmemeliyiz. Şirvan adlı kebap lokantasının kapısından içeri adımızı atmamalıyız. Örneğin, 40 yıllık ekonomi profesörü, eski Gümrük-Tekel Bakanı ve Bayburtlu bir Türk de olsa Baran Tuncer’in Radikal’deki yazıları boykot edilmeli.
Zira bütün bu isimler ‘Adres ve Numaralandırmaya İlişkin Yönetmeliğin
24. Maddesi’ni ihlal niteliğinde ve hepsi ‘bölücülüğe yol açabilecek nitelikte’ şeyler.
Bu zırvayı daha da uzatabiliriz.
Zırvanın ciddi yanı da var: Kamu otoritesindeki çatlak. Halkın oylarıyla seçilen Suruç Belediyesi, Ankara’dan atanmış kaymakamla 2006 yılından beri süren çekişmesini Danıştay’a götürmeye karar vermiş. Çünkü Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nde kaymakamlık kararının iptali için açtığı davada, İdare Mahkemesi de belediye aleyhinde karar vermiş.
Kürtçe’nin ‘bölücülük’le ilişkisi konusu tümüyle netleşmemiş iken, devletin yürütmesi ve yargısı ile bu konuda kafası karışıklığı devam ederken; TRT’de Kürtçe yayına başlamanın acaba sırası mıydı?
Sırası mıydı?
***
Şanlıurfa İdare Mahkemesi kararının üzerinde durmaya değer. “Davacı belediye meclis kararı incelendiğinde, bazı sokakların isimlerinin değiştirildiği, bazı yeni oluşturulan sokaklara da isim verildiği görülmekte olup, anılan meclis kararında sokak ismi olarak uygun görülen kelimeler arasında Zana, Zozan, Rojin, Silan, Şevan, Şirvan, Mizgin, Sara, Dilan, Baran, Berivan, Araban gibi Türkçe olmayan kelimeler bulunduğu, davacı belediye vekilince dosyaya sunulan itiraz dilekçesinde, bu isimlerin Kürtçe olduğunun kabul edildiği anlaşılmaktadır. Bu durumda, davacı Suruç Belediye Meclisi’nin kararı ile sokak ismi olarak belirlenen bazı isimlerin Türkçe olmayan yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler olduğu görülmekte olup...” deniyor.
Peki, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’yı ne yapacağız? Türkçe değil. Angyra’nın, Helence yani Yunanca (Rumca da diyebilirsiniz) bozulmuş hali. Ankara’nın Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olduğu Anayasa’nın değiştirilmesi teklif dahi edilemez hükümleri içinde. Peki adını değiştirebilir miyiz? Çünkü, Türkçe olmayan bir kelime.
İstanbul’da öyle. Helen dilinde ‘şehire’ veya ‘şehirde’ anlamına gelen Stin Poli’nin zamanla bozularak İstanbul haline gelmesiyle edinilmiş Türkçe olmayan bir kelime.
Kayseri de öyle, İconium’dan gelen Konya da. Erciyes’in kökü Argeus. Anadolu’nun orasında burasındaki Ereğli’ler İrakli’nin bozulmuş hali. İrakli yani eski Yunan’ın güç tanrısı Herkül!
Van, Ermenice şehir anlamına geliyor. Sonu girt ya da kirt ile biten Malazgirt, Mazgirt, Eleşkirt gibi ilçe merkezlerimiz Ermenice kökten geliyor. Türkiye’de bir Türkçe kelimeden türeyen şehir adı bulabilmek kolay değil.
Türkiye’nin neredeyse tüm şehir, nehir vs. isimlerinden Türkçe ile ilişkili olmadıkları
için vazgeçmeli miyiz?
***
Hazır konu açılmışken, gelelim Suruç Kaymakamlığı’ndan, Şanlıurfa İdare Mahkemesi’nden Türk Tarih Kurumu’na...
‘İmza kampanyası’na tepki verenler kavramına, -nedense hayli gecikmeli biçimde- Türk Tarih Kurumu da katıldı. Birçoğu gibi hakaret sıfatı kullanmadan ‘bilimsel’ davranmaya özen gösterir bir havada. Ama, bir ‘sözde’ konuda tavır ortaya koyduğu için olsa gerek, açıklaması pek bir sözde ‘bilimsel.’
“Özür metninde geçen ‘büyük felaket’ sözcüğünün Ermeniler tarafından ‘soykırım’ ile eşanlamda kullanılan bir ifade olduğu”na işaret edilen açıklamada, “bunun kamuoyunda haklı olarak aydınların, 1915 olaylarına Ermenistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya yol açtığı” kaydediliyor.
Bu mantıkla, ‘büyük felaket’ yerine ‘trajedi’ ya da ‘büyük insanlık dramı’ dense, söz konusu kelimeler Yunanca’dan geldiğine göre, 1915 olaylarına ‘Yunanistan penceresinden baktıkları şeklinde bir algılamaya’ yol açılabilirdi.
Osmanlı Ermenilerinin uğradığı ‘katliamlar’ demek de sakıncalı olabilirdi. Amerikan başkanları 1915 olayları için bu nitelendirmeyi kullandılar. Metni öyle
yazmak 1915 olaylarına ‘Amerikan emperyalizminin penceresinden bakıldığı’ gibi bir ‘algılamaya’ pekâlâ yol açabilirdi.
Açıklamada, “Yine bildiride geçen ‘inkâr’ sözcüğü teknik olarak Yahudilerin başına gelenleri kabul etmeyenlere uygulanan hukuki bir cezai müeyyide doğuran bir ifade olması nedeniyle, açıkça Türk milletini suçlu ilan etmektedir” deniyor.
Böyle bir yoruma varmak ancak Türk Tarih Kurumu’nda bulunmakla mümkün olabilir herhalde. Hiç kimsenin aklına gelemeyecek bir kıyas yöntemi, müthiş.
1915 olaylarından İttihat Terakki’nin içindeki küçük bir klik, başta Teşkilat-ı Mahsusa adlı dönemin ‘derin devleti’nin sorumlu tutulduğu biliniyor. Koca bir devleti felakete sürükleyen küçük bir grubun sorumlu tutulması, nasıl oluyor da ve hem de ‘açıkça’ Türk milletini suçlu ilan etmek oluyor.
Burası pek anlaşılamıyor.
‘Türk milleti’, İttihat Terakki’nin içindeki bir çete mi? O kadar küçük mü?
Açıklama, bir dizi saçma sapan laf kalabalığıyla devam edip, konunun
‘tarihin tarihçilere bırakılması’ gereğini vurgulayarak son buluyor.
Açıklamayı okuduğunuz anda, böyle bir konunun niçin Türk Tarih Kurumu’na bırakılamayacağını da kolaylıkla anlamış oluyorsunuz.
Bu arada, ‘imza kampanyası’na açılan ve şu ana dek 25 bin yurttaşın imzaladığı metni ilk imzalayanlar arasında Türkiye’nin en parlak, yıllardır üniversitelerde tarih kürsüsü yönetmiş tarihçiler, sosyologlar ve siyasal bilimciler var.
Bununla birlikte, Türk Tarih Kurumu açıklamasında ‘özür kampanyası’nın ‘zamansız’ olduğunu öne süren bölüme katılabilirim. Bu ‘imza kampanyası’; nice kamu kurum ve kuruluşunun pejmürdeliğinin, her meslekten ve her görüşten nice anlı şanlı şahsiyetin acıklı kişilik zaaflarının ve utanç verici hallerinin ortaya serilmesine vesile oldu. Gerginlik için fırsat arayanların kol gezdiği bir ortamda, ülkede yeni bir gerginlik doğdu. O nedenle, kim bunun ‘zamanlaması’na işaret etse, insanın aklına ister istemez cevabının hiçbir zaman bilinmesi mümkün olamayacak şu soru takılıyor:
Sırası mıydı?
Cengiz Çandar’ın bu yazısı aynı anda Referans gazetesi ve www.hurriyet.com.tr web sitesinde de yayımlanmaktadır.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=914567&Yazar=CENG%DDZ%20%C7ANDAR&Date=28.12.2008&CategoryID=99
Subscribe to:
Posts (Atom)