Thursday, December 31, 2009

İstanbul Kürt Enstitüsü Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve Azadiya Welat gazetesinin yazarı olan Sami Tan’ın iki Kürtçe gramer kitabı bulunuyor.


Kaç lehçesi var, edebî geçmişi ne, hangi harfler gırtlak marifeti istiyor? TRT?Şeş’te neden ısrarla haber kelimesinin karşılığı olan ‘nûçe’ yerine ‘küfür etmek’ manasındaki ‘xeber’ kullanılıyor??Kürtçe’den Türkçe’ye ‘chicken translation’ nasıl olur? ‘Bilinmeyen dil’e giriş için Kürt dilbilimci Sami Tan’dan ilk dersi aldık...

Hakikaten hayırlı olsun! 2009 yılına TRT’nin Kürtçe yayın yapan yeni kanalı TRT 6’yla girdik. Girer girmez de yepyeni bir tartışmaya yelken açtık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kanalın açılışında Kürtçe dublaj ve Türkçe altyazıyla verilen konuşmasının sonunda Kürtçe “TRT şeş bi xêr be” dedi. Başbakan “TRT 6 hayırlı olsun” demek istiyordu ama aslında diyememişti. Bununla kalsa gene iyiydi ama asıl skandal ertesi gün patlak verdi. Gazeteleri açan Kürt vatandaşlar, ilk Kürtçe devlet kanalı TRT 6’yla ilgili haberleri okurken kahkahalara boğuldular. Başbakan Erdoğan’ın jest cümlesini manşetlerine taşıyan gazetelerin hiçbirinde bu cümle doğru yazılmamış, üstelik bazı kelimeler arka arkaya dizilerek tuhaf anlamlar ortaya saçılmıştı.
Doğrusu ‘Li ser xêrê be’ olan cümleyi Hürriyet ve Milliyet ‘Bê xerbe’ yazmıştı, bu ‘Hayırsız olsun’ demekti. Sabah ‘Serx erebe’ demişti, serx diye bir kelime yoktu, ‘Ser erebe’ ise ‘Araba kafalı’ demekti. Radikal ‘Bi xwêr be’ şeklinde yazdı, xwêr diye bir kelime yoktu, ‘xwê’ tuz demekti, ‘Tuzlu olsun’ anlamı çıkabilirdi! Akşam ‘Bi heyr be’ yazmıştı, heyr Arapça telaffuza uydurulmuş bir kelimeydi. Yeni Şafak ‘Bı heyr be’ yazmıştı, bı ‘bi’nin okunuş şekliydi. Başlıklar çeşitli, doğru tek, isabet yoktu. Bütün bu olup bitenler TBMM’nin, tutanaklarında Kürtçe için ‘bilinmeyen dil’ demesini de haklı çıkardı.
Madem devlet eliyle bu meçhul sözlükle ‘tanışma’ operasyonu yürütülüyor, evvelini ahirini öğrenmeye bir an önce başlayalım dedik. İstanbul Kürt Enstitüsü Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı, Azadiya Welat gazetesinin yazarı ve pek çok Kürtçe dil tebliğinin mimarı olan Kürt dilbilimci Sami Tan’la işin ABC’sinden başladık.

Baştan başlayalım. Kürtçe nedir?
Ortadoğu coğrafyasında kimine göre 40, kimine göre 30 milyon insanın binlerce yıldır konuştuğu, kendine özgü bir grameri ve fonetiği olan bir dildir. Hint-Avrupa dil ailesinin İrani dilleri içinde yer alıyor. Kürtçe’ye yakın diller Farsça, Belucice, Peştuca... Özellikle sözcük bağlamında Kürtçe’yle çok yakın ilişkileri olan diller bunlar. Bizden çok önce hem Avrupa’daki gezginler, hem diğer dilbilimciler bunu ortaya koymuşlar. Kürtler de kendileri bu alanda ciddi araştırmalar yapmışlardır. En önemlisi Kürtçe, edebiyatı ve tarihsel geçmişi olan bir dildir.

Nasıl bir edebiyat geleneği bu, neler var içinde?
İlk Kürtçe belge 7. yüzyılda bulunmuş ve İslam ordularının Kürtlere yaptığı zulmün anlatıldığı bir şiir. 11. yüzyılda yaşamış olan Baba Tahirê Hemedanî var sonra, ilk Kürt şairi sayılan. 15. yüzyıldan bu yana Elî Herîrî’yle (Ali Hariri) başlayan bir divan edebiyatı var. Onun sonrasında, 16. yüzyılda Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran, Melayê Bateyî, Ehmedê Xanî var. Bunlar medreselerde yetişmiş, o dönemki Kürt beyliklerinin âlimleri. Zaman zaman Mısır’a kadar gidip okuyan ilk Kürt aydınları. O dönemde din dışı bir eğitim olmadığı için daha çok dinsel konuları ele alan ama zaman zaman doğa ve insan sevgisini, aşkı da işleyen eserler yazmışlar. 19. yüzyıldan sonra gazeteler var. İlk Kürt gazetesi Kürdistan, 1898’de Kahire’de çıkıyor.

Kaç lehçe var?
Bu konuyu ilk işleyen, Kürtlerin ilk tarih kitabı ‘Şerefname’, 1597’de Şerefxanê Bedlîsî yazmış. Burada dört lehçeden bahsediliyor. Kurmancî, en yaygın kullanılan lehçe. Türkiye’deki Kürtler’in yüzde 80’ine yakını, Kafkasya ve Suriye Kürtleri’nin tamamı, İran’da Maku’dan Urmiye’ye kadar uzanan bölgede, Irak’ta Behdinan bölgesinde yaşayan Kürtler bu lehçede konuşur. İkinci büyük lehçe merkezi Süleymaniye olan, Irak ve İran’daki Kürtler’in bir bölümünün konuştuğu Soranî. Temel fark, Kurmancî’de cinsiyet yani eril-dişil kelimeler var, Soranî’de yok. Üçüncüsü Türkiye’de Zazaca olarak bilinen Kirmanckî. Dördüncüsü İran-Irak sınırı, Kerkük, Halepçe’de konuşulan Goranî. Bir de İran’da daha çok konuşulan Lorî ya da Feylî lehçesi var. Kürtçe tarihsel olarak iki temel kola ayrılacaksa Kurmancî’yle Soranî, Zazaca’yla Goranî diye ayırmak gerekir. Birbiriyle alışverişi olmayan lehçeler yabancılaşabiliyor, ses değişimleri oluyor. Son yıllarda TV’ler birleştirici oldu. Daha önce de Tahran Radyosu, Erivan Radyosu, Bağdat Radyosu bu işlevi görürdü. Birçok insan, imkânları zorlayıp transistörlü bir radyo alarak bu dili sürdürmeye çalıştı.
Dile yönelik çalışmalar hep var mı? Baskı ve yasaklamalar yüzünden duraklamalar ne kadar hissediliyor?
Özellikle Cumhuriyet sonrası, 1940’lara kadar hiçbir çalışma yapılamamış. Aslında 20. yüzyıl başında Kürt aydınlarının en önemli merkezi İstanbul. Çıkan dergilerin, derneklerin, örgütlenme faaliyetlerinin hepsi İstanbul merkezli yürütülüyor. Mesela 1921’de ilk defa Kürtçe’yi öğretmeye yönelik bir çalışma var. Üstelik hem Kurmancî hem de Soranî lehçelerini veriyor. Arap harfleriyle yazılmış ilk Kürtçe öğretme kitabı ‘Hînkerê Zimanê Kurdî’den söz ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti kurulup Kürtlerin varlığı tamamen inkâr edilince ve Kürtçe tamamen yasaklanınca o aydınların bir kısmı Irak’a dönüp Süleymaniye’de Soranî çalışmalar yapıyor. Bir kısmı da Fransız mandası altındaki Şam’da Kurmancî çalışmalar sürdürüyor. Cizre Beyi Bedir-Xan Bey’in ailesi önemli mesela. Çocukları Kürdistan gazetesini, torunları ‘Hawar’ (İmdat) dergisini çıkarıyorlar. Bu dergi ilk defa Kürtçe’yi Latin alfabesiyle kullanıyor. Aslında Latin alfabesinin Kürtçe’ye uyarlanması ilk defa Ermenistan’da oluyor ancak bu alfabe Celadet Bedirxan alfabesi kadar yaygınlaşmıyor. ‘Hawar’ dergisi Kürt dili açısından bir milat kabul edilir. Bu dergide birçok Kürt aydını yetişiyor, ünlü şair Cegerxwin gibi. 1930’ların başından söz ediyoruz. Qedrîcan öykü alanında, Osman Sebrî araştırma alanında çok ürün veriyor.

X, q, w, ê, Türkçe’ye yabancı harfler. Î ve û’ya yabancı değiliz ama onlar da bildiğimiz gibi değil. Ne işe yarıyor bu harfler?
Kürtçe’deki u, Türkçe’deki u gibi seslendirilmez, kısa bir ö harfi gibidir. Türkçe’deki u’ya denk gelen û’dur. Ê, e ile i arası bir sestir. Aslında Türkçe’de var ama alfabeye alınmamış. Osmanlıca metinlerde bu harfin sesinin i ile yazıldığını görürsünüz, vermek yerine virmek yazılır mesela. Kürtçe’de ayrımları çok nettir o iki sesin. Aynı net ayrım v ile w arasında da vardır, İngilizce’de olduğu gibi. Bu yüzden Kürtler, Türkçe sözcükleri tam telaffuz edemezler. Çocukken de derslerde çok net anlaşılırdı bizim Kürt olduğumuz. Milletvekili derken v’yi ya çok küt, çok vurgulu söylerdik ya da ‘milletwekili’ gibi yuvarlayarak söylerdik. Biri diş dudak ünsüzü, biri çift dudak ünsüzü. Î’yi i okuruz, i’yi ise ı okuruz. O yüzden ‘bi’ yazılınca bilmeyenler öyle okur ama o ‘bı’ okunur. X gırtlaktan gelen h’dir, Almanca’daki ‘ch’ gibi. X’in böyle okunduğu dillerden biri de sanırım Yunanca. Q, Arapça’daki kaf, kalın k yani, gırtlaktan gelir yine. Bir de j harfi çok fazladır.

Gırtlak marifeti istiyor Kürtçe’yi konuşmak, kolay değil...
Kürtçe’de ses aralığı, o yelpaze geniştir. En derindeki sesten en dil ucundaki sese kadar kullanılır. Ama Türkçe’deki bazı sesleri de Kürtler çıkaramaz, ö sesi mesela. O ses Kürtçe sözcüklerde yok, andıranlar var.

Türk basını bir ‘Hayırlı olsun’ yazamadı Kürtçe. Sanki bilenler de çuvalladı bu konuda. O neden oluyor?
Bilen değil bildiğini söyleyen demek daha doğru olur onlara. Türkçe yazan Kürt basınından arkadaşlarda da rastlıyoruz buna. Hiç gerekli olmadığı yerde şapka koymak gibi hatalar oluyor. Yazdıkları karıştırma değil, öyle sözcük yok. Onu şuradan anlıyoruz. Mesela ‘kan’ anlamına gelen sözcüğün doğrusu ‘xwîn’dir ama bazı yerde ‘xûn’ yazılabilir, çok sınırlı da olsa. Bunun fonetik sebebi var. Û sesinin bazı bölgelerde ‘wî’ sesine yakın telaffuzu var ama o başlıklarda bu olmadı, doğrusunu kimse yazamadı. Hayırlı olsun, ‘Li ser xêrê be’dir. Ama konuşma dilinde baştaki ‘li’ düşebilir, öyle olsaydı başlıklar yine kabul edilebilirdi ama o da değildi ki... Hele de ‘Bi xêr be’, tam Türkçe’den çeviri bir formdur. Bi ‘-lı’ anlamı verir, xêr ‘hayır’ anlamı verir, be de ‘olsun’ anlamında. Bu tam ‘chicken translation’.

TRT 6’yı izlediniz mi?
Bazı fragmanlarını YouTube’dan izleyebildim. Tabii bu da suç oluyor! Gerçi o kanalın kendisi de suç. Hiçbir kanuni altyapısı yok. Yasalar Kürtçe yayına izin vermiyor. Hâlâ söz konusu harflerin kullanılmasına dair yasak kalkmış değil. Başbakan Kürtçe konuşuyor ama bazı belediye başkanları çokdilli belediyecilik istediği için görevden alınıyor, yargılanıyor. Kanalda izlediğim bölümlerde bana çok abes gelen şeyler var tabii. Mesela yer isimlerinin Türkçe kullanılması çok saçma. Kürtler Şanlıurfa’ya Riha, Hakkâri’ye Culemêrg der. Sonra Kürtçe’de haber ‘nûçe’dir. Yıllardır yazı diline yerleşmiş, bütün Kürt televizyonları bunu kullanır. TRT, ‘xeber’ yazıyor. ‘Xeber’ Kürtçe’nin bazı ağızlarında küfür etmek demektir. ‘Nûçe’yi beğenmiyorsanız gene o anlamda kullanılan ‘dengûbas’ var ama ‘xeber’ hiç yok. Türkçe haberin okunuşu benziyor diye yapıyorlar. Reisicumhur diyorlar. Bunu hangi Kürt kullanıyor bilmiyorum, Kürtler buna ‘serokomar’ der. Halk anlasın diye mi ısrar ediliyor? Onun dışında Nilüfer Akbal mesela, anadili Zazaca, Kurmancî’yi bilmiyor, katlediyor konuşurken. Ona Kurmancî program yaptırmak için ciddi eğitim sürecinden geçmesi lazım. Rojin yazı dilini bilmez ama konuşma dilini iyi biliyor, ona program yaptırılabilir. Ben tamamen dil açısından bakıyorum. Bu kanal Kürt diline ne kadar hizmet ediyor ya da hizmet etmek istiyor, ona bakıyorum.

Zihniyet meselesi mi, yoksa cehalet mi var?
Kendilerini ‘bölücü’ kanaldan ayırma zihniyeti var bir yandan, bir de o klasik İslami bakış açısı var. Mesela Tayyip Erdoğan sık sık “En kalbî duygularımla” der, Osmanlıca’ya çok âşık olma durumları var. Onu Kürtçe’ye de transfer etmeye, İslami yönü ağır basan bir Kürtçe literatür oluşturmaya çalışıyorlar. Şunun kabul edilmesi lazım: Bu dilin çok uzun zaman önce oluşmuş standartları var! Kaynaşma olacaksa öyle olmaz.

Nasıl olur?
Hiçbir Kürt, hürriyet kelimesini kullanmaz ‘azadî’ yerine. Kullanacaksa da özgürlük der. ‘Aştî’ kelimesi yerine sulh demez, barış sözünü alır. Arada bir ilişki olacaksa da Osmanlıca’yla değil, Türkçe’yle oluyor. Bu tercihlere saygılı olmak gerekiyor. Yetkililerin, kafalarındaki ‘Vatandaşların günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandığı dil ve lehçeler’ statüsünü terk etmeleri gerekiyor. O televizyonda Kürtler kendi kimlikleriyle yok, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları olarak var. Tamam, vatandaş ama kendi ulusal kimliği var. Buna inanmadan olmaz.

Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açılacak şimdi. Hoca bulmak için Fransa’ya gidileceği söyleniyor, buna gerek var mı sizce?
Hayır, yok. İstiyorlarsa gitsinler tabii ama bu ülkede bu işi yapabilecek potansiyel var. Hem öğretmen olan hem de Kürtçe’yi iyi bilen çok arkadaşımız var. Eserleri toplar, akademik teraziye vurursun, o insanlara çağrı yapar, içlerinden uygun olanını seçersin.
Örneğin Irak’ın Kürdistan bölgesinden öğretim üyesi getirilmesinden bahsediliyor, ancak orada eğitim büyük ölçüde Soranî’dir, buranın ihtiyacına cevap da vermez. Kurmancî’yle ilgili çalışmalar daha çok burada ve Avrupa’da yapılmış, hâlâ da yapılıyor.

umulmadık faydaları
İlk Kürtçe yazılı kaynağı nerede gördünüz? Bulmak kolay mı?
Biz Adıyamanlıyız. Kürt olduğumu çocukken de biliyordum tabii ama kökene merak sonradan uyandı. Ortaokul, lise çağlarında bu merakımdan dolayı, o zaman oturduğumuz Mersin’de herhangi bir halk kütüphanesine gittim, Kürt sözcüğüyle ilgili bir şeyler arıyorum. Karşıma çıkan kitaplar Fahrettin Kırgızoğlu’nun, Nazmi Özgen’in işte ‘Dağda yürürken kart kurt etmiş, oradan gelmiştir’ falan diyen metinleri. Ama tuhaftır ki Kürtçe metinlerin ilkini işte o Nazmi Özgen’in kitabında gördüm. ‘Bölücü yayınlar’ diye veriyor, aynen alıntılıyor. En azından o gazetenin, derginin kapağını görüyorsun, orada Roja, Welat gibi kelimeler görüyorsun. Bir de şöyle bir şey gelişiyor tabii, bunların negatifini alırsam doğrusuna ulaşabilirim!
O her zaman doğru olmamakla beraber insan çocuk aklıyla bile o inkâr politikalarının saçmalığını anlayabiliyor. Bir de benden önce birisi notlar düşmüştü o ilkel kitaplara, doğrusu böyle falan diye. Dolayısıyla çok faydalı oldu.

Size ait olan ilk Kürtçe kitap hangisi?
İlk edindiğim Kürtçe kitap, Ehmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’idir. M. Emin Bozarslan, Latince’ye uyarlamış, o kitabın önsözü Kürtçe yazı dilini öğrenmemde çok yardımcı oldu. Bir de o dönemki yasaklamalara rağmen Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken kütüphanede Robert Kolej’den gelip orada kalan bazı Kürtçe kitaplar vardı. Mesela Ehmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’i yazarken esinlendiği, Kürt destanı ‘Memê Alan’ın yazılı halini ilk orada gördüm.

Klişe başlıklara şablon hizmeti
Yüzde 50’ye varan indirim: Tenzîlata heta ji sedî pêncî
Büyük ikramiye devretti: Îkramiyeya mezin dewr bû
Ekonomik kriz kepenk kapattırıyor: Qeyrana aborî kepengan dide girtin
Tatil dokuz güne uzadı: Betlane dirêj bû, bû neh roj
İMKB yükselişle açıldı: ÎMKB (Borsaya Nirxên Guhêzbar a Stenbolê) bi bilindbûnê vebû
Yağmur yağdı, trafik felç oldu: Baran bariya, trafîk felc bû
Aşk yok, sadece arkadaşız: Evîn nîn e, em bi tenê heval in.
Yüreğinin götürdüğü yere git: Biçe dera ku dilê te, te dibe wir.
İçindeki çocuğa kulak ver: Guh bide zarokê di nava xwe de.
Şok diyet: Beş günde beş kilo: Parêza encamgir: Di pênc rojan de pênc kîlo
Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor: Kesê ku hûn lê digerin, niha li derveyî xeleka xwegihandinê ye. Xwegihandina kesê/a ku hûn lê digerin, ne pêkan e.
Çağın vebası kanser: Webaya vê serdemê şêrpence
Günde bir kadeh kırmızı şarap kalbi koruyor: Rojê qedehek şaraba sor dil diparêze
Beyaz Saray’ın yeni sakini Obama: Niştecihê nû yê Qesra Spî Obama ye
Katliam gibi kaza: 20 ölü, 50 yaralı: Qezaya wekî tevkujiyê: 20 mirî, 50 birîndar
Aşk her şeyi affeder mi? Evîn her tiştî efû dike?
Varolmanın dayanılmaz hafifliği: Sivikiya xwelibernegir a hebûnê
Batsın böyle töre: Toreya wiha, bila bikeve di binê erdê
Dağdan indirme planı: Plana daxistina ji çiyê
Biri bizi gözetliyor: Yek me raçav dike
Damak tadıma uygun değil: Ne li gorî tehma devê min e
Seni seviyorum: Ez ji te hez dikim
Teşekkür ederim: Spas dikim

‘Çarşaf açılımı’ndan ‘Hamdolsun’a, ‘Özür dilemek’ten ‘Teğet geçmek’e Türkçe-Kürtçe gündem sözlüğü
A
AB kriterleri: Pîvanên YE (Yekîtiya Ewropayê)
ABD’nin ilk siyah başkanı: Yekemîn serokê reşik ê DYA’yê (Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê)
Anadil: Zimanê zikmakî, zimanê dayikê
Anayasa Mahkemesi: Dadgeha Makeqanûnê
Asimilasyon: Pişaftin, asîmîlasyon
Askeri birlik: Yekîneya Leşkerî
Atama: Pêşandin, tayînkirin
Ateşkes: Agirbest
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Dadgeha Mafên Mirovan a Ewropayê

B
Banka kredisi: Krêdiya Bankayê
Barış: Aştî
Başbakan: Serokwezîr
Belediye: Şaredarî
Biber gazı: Xaza çavsoj, rondikrêj
Bilinmeyen dil: Zimanê ku nayê zanîn
Bomba: Bombe, narîncok
Bölgesel: Herêmî
Bölmek: Parçekirin,
dabeşkirin

C
Cep telefonu: Telefona destan
Cumhurbaşkanı: Serokomar

Ç
Çarşaf açılımı: Gava pejirandina hêzarê
Çoğulculuk: Pirdengîparêzî, piranîgirî
Çözüm planı: Plana çareseriyê

D
Darbe günlükleri: Rojnivîskên derbeyê
Deniz Feneri: Fanosê Behrê (Zeryayê)
Dernek: Komele
Dinleme: Parskirin
Direniş: Liberxwedan
Doğalgaz: Xaza xwezayî
Dokunulmazlık: Destnedan
Dönem başkanı: Serokê werçerxî
Düşünce suçu: Sûcê hizr û ramanê, sûcê bîr û baweriyê

E
Ekonomik kriz: Qeyrana aborî
Emniyet: Ewlehî
Ergenekon davası: Doza Ergenekonê
Ermeni: Ermenî
Etnik köken: Binyada etnîkî,
nîjadî

F
Füze: Moşek, sarox

G
Gaz bombası: Bombeya xazê, bombeya rondikrêj
Gazete: Rojname
Gol kralı: Şahê golan
Güç: Hêz
Güvenmek: Pêbawerbûn
Güvenlik: Ewlehî

H
Haberler: Nûçe, dengûbas (Kürtçe’de çekim ve büküm yoluyla çoğul olur)
Hak: Maf
Halkı askerlikten soğutmak: Ji leşkeriyê sar kirin
Hamdolsun: Spas ji xwedê re, mala xwedê ava
Hava kirliliği: Qirêjiya hewayê
Hayırlı olsun: Li ser xêrê be
Hegemonya: Serdestî
Hukuk: Hiqûq
Hükümet: Hikûmet

I
Issız Adam: Mirovê Tenha, Mirov Xalî

İ
İddianame: Angaştname, îdianame
İflas: Topavêtin, îflas
İnternet: Înternet
İntifada: Serhildan
İstihbarat: Saloxgerî
İşsizlik: Bêkarî, betalî
İşten çıkarma: Ji kar derxistin

J
Jandarma sınır karakolu: Qereqola cendirmeyan a li ser sînor

K
Kadın kolları: Baskê jinan
Kalkışma: Raperîn
Kapatma: Girtin, dadan
Kara operasyonu: Operasyona bejahî
Kardeşim: Birayê min (erkek kardeş), Xwişka min (kız kardeş)
Katılımcılık: Beşdarîtî
Kimlik: Zanav, nasname (kimlik kartı)
Kök hücre: Şaneya rayekî
Kömür yardımı: Alîkariya bi rejî (komir)
Kredi kartı: Karta krêdiyê
Küçülme: Biçûkbûn
Küresel ısınma: Germbûna gerdûnî
Kürtçe yayın: Weşana bi Kurdî

L
Lider: Rêber, serok

M
Magazin: Magazîn
Mahalle baskısı: Pest û pêkutiya şêniyê taxê
Medeniyetler Çatışması: Lêkdana Şaristaniyan
Memleket: Welat, memleket
Milletvekili: Mebûs, parlementer
Milli İstihbarat Teşkilatı: Rêxistina Saloxgeriyê ya Neteweyî
Muhalefet: Dijberî, muxalefet

N
Namus: Namûs

O
Olağanüstü hal: Rewşa awarte, rewşa ne-asayî
Operasyon: Operasyon
Orantısız güç: Hêza zêde
Ortadoğu: Rojhilata Navîn

Ö
Örgütlenme: Birêxistinbûn
Öteki: Yê din (eril), ya din (dişi)
Özgürlük: Azadî
Özür dilemek: lêborîn xwestin,
Özür diliyorum: Li min bibore, li min negire, min bibexşîne

P
Piyasa değeri: Nirxa piyaseyî
Petrol varil fiyatı: Bihayê warîlek neft
Polis: Polîs
Protesto: Protesto, nerazîbûn

R
Radikal: Kokdar, radîkal
Radyo Televizyon Üst Kurulu: Desteya Bilind a Radyo û Televîzyonan
Reel sektör: Sektora reel, beşa rasteqînî
Reklamlar: Reklam, danasîn
Rektör: Rektor
Reyting: Reytîng, rêjeya temaşekirinê

S
Sakınca: Fikare, metirsî
Sansür: Sansûr
Savaş: Şer û ceng, lêkdan
Saydamlık: Şefafî, dîwederî
Sayısal loto: Lotoya jimarî
Sendika: Sendîka
Sınır ötesi: Derveyî sînoran
Siyasi parti: Partiya siyasî
Soruşturma: Lêpirsîn
Soykırım: Qirkirin, tevkujî
Sözlük: Ferheng

Ş
Şampiyon: Şampiyon
Şiddet: Tundî
Şüphe: Şik û guman

T
Talep: Daxwaz
Tecrit: Bi tenê hiştin, tecrîd
Teğet geçmek: Di ber re derbas bûn
Tehcir: Koçberkirin (Bi darê zorê)
Televizyon kanalı: Kanala televîzyonê
Teşkilat: Rêxistin
Türban krizi: Qeyrana turbanê, pevçûna li ser turbanê)
Türkçe: Tirkî

U
Uzlaşmak: Lihevkirin

Ü
Üniversite: Zanîngeh, zanko

V
Varoş: Berbajar, perê bajêr, waroş

Y
Yabancı dil: Zimanê biyanî
Yasa: Zagon, qanûn
Yeni başlayanlar için Kürtçe: Ji bo kesên ku nû dest pê dikin Kurdî
Yerel seçim: Hilbijartinên herêmî
Yüksek Öğretim Kurumu: Saziya Hîndekariya Bilind

Z
Zam: Zem, buhayê giran
Zulüm: Zilm, zordarî, zordestî

Tuesday, December 29, 2009

Genelkurmay'ın bünyesinde JİTEM diye bir birim yok

Genelkurmay Başkanlığı, 'JİTEM' davasının görüldüğü Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, başkanlık bünyesinde 'JİTEM' adında kurulmuş herhangi bir birimin olmadığını bildirdi.



Aralarında terör örgütü PKK itirafçılarının da bulunduğu 11 sanıklı ‘JİTEM’ davasında Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Jandarma Genel Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği ve ‘JİTEM adlı bir birimin olup olmadığının, var ise hangi tarihte kurulduğunun, faaliyetine devam edip etmediğinin, iddianamede belirtilen kişilerin kuruluşa üye olup olmadıklarının’ sorulduğu yazının cevabı mahkemeye ulaştı.
Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaşan ve Genelkurmay Başkanı namına Ceza Hukuk İşleri Şube Müdürü Hâkim Albay Orhan Önder imzalı yazıda, “Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulmuş ‘JİTEM’ adında herhangi bir birim mevcut değildir” denildi.

TSK yok diyor ama
‘Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’ adıyla anılan JİTEM’in, devletin PKK’yla mücadele etmesi için kurulduğu söylendi, ancak varlığı devlet kurumları tarafından hiçbir zaman onaylanmadı. Bugüne dek birçok eski JİTEM’cinin, itirafçının anlatımları Güneydoğu’daki pek çok hukuksuz uygulamanın ve faili meçhul cinayetlerin JİTEM’in eseri olduğu iddialarını içeriyordu.
JİTEM başlangıçta Mardin, Silopi, Batman’da faaliyet sürdürmüştü. Susurluk kazasının ardından Meclis’te kurulan Susurluk Komisyonu’na bilgi veren eski Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, ‘Jandarma teşkilatı içinde JİTEM adında legal ya da illegal bir örgüt kurulmadığını, ancak jandarma dışında bu ismi kullanıp kanunsuz işler yapan bir grup olduğunu’ söylemişti.
Binbaşı Cem Ersever’in itiraflarında ise JİTEM’in, 1987 yılında Binbaşı Arif Doğan tarafından, muvazzaf askerler ile hapishaneden özel izinle çıkarılan PKK itirafçılarının katılımıyla kurulduğu anlatılmıştı. Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’na göre ise JİTEM özel timlerin idaresi amacıyla Hulusi Sayın’ın Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanlığı döneminde kurulmuştu. Raporda, JİTEM’in bünyesinde çok korucu ve itirafçı bulunduğu, bu nedenle suç oranının yükseldiği belirtilmişti.
Emniyet İstihbarat’ının bir dönem başkanlığını yapan Hanefi Avcı, JİTEM davası için talimatla verdiği ifadesinde, JİTEM’in karıştığı bazı olayları şöyle sıralamıştı: “HADEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın kaçırılıp öldürülmesi, Yeni Ülke gazetesinin yakılması, baro başkanın arabasına bomba konulması, dergi basılarak bir kişinin öldürülmesi...”
Bu arada Sabah gazetesi, JİTEM`in varlığının resmen kabul edildiği bir belgeyi ortaya çıkardı. JİTEM`in tarihçesinin ve örgütlenme modelinin anlatıldığı belgede, Jandarma Genel Komutanlığı Plan Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Canfer Balçık imzası bulunuyor. 11 Kasım 1993 tarihli gizli belgede JİTEM`in 27 Ağustos 1987 tarihinde kurulduğu belirtiliyor. Jandarma Genel Komutanlığı da 20 Ekim 2006’da yargılanan itirafçıların jandarma personeli olduğunu kabul etmişti. (Radikal)

radikal

Sunday, November 15, 2009

Dersim'de 1937-1938'de ne oldu?

14/11/2009 02:58

CHP'li Onur Öymen'in gafıyla Dersim olayları yeniden gündeme geldi. Peki 1937-38'de ne olmuştu? 22 yıl önce Nokta dergisinde yayınlanan 'Dersim dosyasını Bianet yeniden yayınladı

Nokta Dergisi'nin 1987'de yayımladığı "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" dosyasını bugünün gündemine denk düşmesi nedeniyle "İlk kez açıklanan belgeler", "İsmet İnönü'nün Lozan'da okuduğu bildiri", "ABD, Demirel'e Federe Kürdistan Önerdi", "Demirel Koçaş'ı yalanlıyor", "Hedef doğrudan Dersim idi", "Dış basından", "Parlamenter gözüyle" başlıklı çerçeveleriyle birlikte aynen yayımlıyoruz.

"Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır...

Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir."

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, İçişleri Bakanlığı'na raporunu sunduğunda Dersim olaylarına doğru bir adım daha atılmış oluyordu. Bir süre sonra Dersim'in adı Tunceli'ye dönecek, adına özel yasalar çıkarılacak, ardından da kanlar dökülecekti. Tam yarım yüzyıl önceydi bütün bunlar. Ve yarım yüzyıl boyunca konuşulmayacaktı. O kadar ki...

Muhsin Batur, 1985 yılında yayınlanan "Anılar ve Görüşler" adlı kitabında şunları yazıyordu. "Günlerden bir gün alayımıza emir geldi... Tren yoluyla Elazığ'a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti. Elazığ'ın biraz uzağında Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..."

Muhsin Batur, yaşadıklarını kendisine saklamıştı. Pek çok başkaları gibi... "Bir şeyler", önemli bir şeyler olmuştu 50 yıl önce. Oysa bugün genç kuşaklar, neredeyse Dersim adını bile bilmiyordu. Bugünü anlamanın anahtarı olan "dün" unutulmuştu.

Ve yarım yüzyıl sonra Nokta "dün"ün kapısını açıyordu. İngiliz arşivlerinde bugüne dek karanlıkta kalan belgeler ve mektuplar; Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'nın kamuoyuna yansımayan "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" adlı belgesel yayını; o günlerin canlı tanıkları... Bütün bunlar bir manzarayı gözler önüne seriyordu: Dersim isyanı... 1937 baharından 1938 baharına iki tenkil harekâtı. Binlerce ölü, onbinlerce sürgün..

Her şey köprüyle...
"37 geldiği zaman bir köprü meselesinden geldi. İki ya da üç kişi köprüyü yaktılar. Cehaletten çoban mı yaktı, başkası mı yaktı bilemezsin yani... Belli değil, yani bilmezlikten yaktılar. Ondan sonra başladı. Olay büyüdü..."

Kureşanlı 60 yaşındaki Veli Çelik'in anlattığı bu köprü olayı, Genelkurmay belgelerinde şöyle geçiyordu: "İlk olay, Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbirine bağlayan Harçik deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı."

Köprü bir kıvılcımdı. Avusturya veliahdının öldürülmesi Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasında ne ölçüde etkense, köprünün yakılması da Dersim olaylarını başlatmada o ölçüde etkendi.

Evet, köprü yıllarca için için yanan bir ateşi canlandırmıştı. Dersimlilerin asker ve vergi vermeyi reddetmeleriyle somutlaşan bir ateşti bu. Dersim bir sancıydı... Tunceli Kanunu, 1935 yılında böyle bir ortamda çıkarılmıştı. Kanuna göre, vali ve komutan, bakanların bütün yetkilerine sahip olacak; kaymakamlıklara muvazzaf subaylar, belediyelere başkanlar atayabilecek; ilçe ve bucakların merkezlerini değiştirebilecek; gerekli gördüklerini il dışına çıkartabilecekti. Asıl önemlisi hukuk alanındaki düzenlemelerdi. Bu kanunla Tunceli'de yapılacak yargılamalara da özel yöntemler getiriliyordu.

Gazeteci Naşit Uluğ, "Tunceli Medeniyete Açılıyor" adlı kitabında, yapılanları "mazinin kötülüklerini tasfiye" olarak yorumluyor ve şöyle diyordu:

"Doğu illerimizdeki kötülüklerin başında memleketin emniyet ve asayişini tehdit eden hıyanet ve şekavet ocakları vardı. Halkı esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında, bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu. Bu sistem, Kemalist rejim muvacehesinde fiili bir isyan ve itaatsizlikten farklı görünmüyordu."

"Meğer askeri yolmuş..."
70 yaşındaki Şükrü Baykara Nokta'ya anlatıyordu: "1937'de önce yol yapıldı. Öğrendik ki meğer askeri yol yapılıyormuş. O zaman ben 19-20 yaşındaydım... Olaylar öyle hızlı oldu ki, iki-üç gün içinde sildi süpürdüler."

Önce yol gelmişti Dersim'e, ardından da uçaktan atılan bildiriler. 4 Mayıs 1937 tarihini taşıyordu bildiriler ve Genelkurmay yayınına göre "Türkçe, Osmanlıca harflerle, mahalli lisanda" yazılmıştı: "Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet hükümetine teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz."

Bildirilerle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu'nun gizli bir kararında da şöyle deniyordu:

"Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür."

Dersim'de adım adım tarih yaratılıyordu. Tarihi yaşayanlardan biri Mehmet Kangutan'dı. 1937'de 11 yaşındaydı Kangutan ve o günleri Nokta'ya bugün şöyle anlatacaktı:

"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman hem adli hem idari bütün yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için oha da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."

Silah meselesi Genelkurmay belgelerinde de yer alıyordu. Dersim havalisini teftişle görevlendirilen Diyarbakır Valisi Cemal Bey'in İçişleri Bakanlığı'na sunduğu şu raporla: "Üç-beş şahıs müstesna, ağalar ve reisler ve dahil bütün Dersimliler son derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir... Her Dersimli, hayatını, malını korumak kaygusu ile silahlı bulunmak zorunluluğunda kalmıştır..."

Gerek Cemal Bey'in raporu gerekse öteki istihbarat ve değerlendirme, hükümeti bir sonuca götürüyordu: "Dersim'in ıslahatı zaruridir."

Genelkurmay yayınında şu satırlara yer veriliyordu: "Tunceli Kanunlarının uygulanmasında ilkin, Dersim'e hâkim olmak esası dikkate alındığı için Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol tesisi ve binalarının inşaasına başlanmıştı.

"Bu iş; çok uzun zamandan beri hükümet memuru ve nüfuzu görmeyen aşiret reisi ve ağalarının hoşuna gitmemiş ve özellikle Kalan'da yeni bir ilçe teşkili bunların kuşkularını büsbütün artırmıştı. Bu arada Suriye'den Tunceli bölgesine giren bazı Ermenilerin Koçkirili Ali Şir'in etrafta yaptığı menfi propagandanın halk üzerindeki etkisi de büyüktü. Bu durum dolayısıyla Yukarı Abbas uşağı aşireti reisi Seyit Rıza; Haydaran, Demenan, Yusufan, Kureyşan aşiretlerine adamlar göndermek suretiyle bunların hükümet aleyhine ittifakını sağlamış oldu."

Bu ittifakın gözle görünür ilk sonucu köprünün yakılması olarak gelmişti. Bunun üzerine, bölgeye ilginin artırılmasına karar verilmişti: "Son olay ve alınan haberler gösteriyordu ki, hükümetin Tunceli içerisine adım adım girişi, çıkarları bozulan bazı kimseleri sıkmakta, çıkarılan Orman Kanunu, dağ köylerinde keçilerinin aç kalacağı korkusunu doğurmakta ve bunlara benzer birtakım zararlı propagandalarla halk kışkırtılmakta idi. Bu durum dolayısıyla önümüzdeki ilkbaharda gerek Tunceli içinde ve gerekse çevresindeki illerde sarkıntılık ve çapulculuk hareketlerinin artacağı ihtimali karşısında Tunceli içinde ve çevresinde kuvvetli bulunmak lazımdı."

Kanlı bahar
1937 yılında ilkbahar Dersim'e böyle koptu kopacak bir fırtınayla birlikte gelmişti. Dağ taş silah aranıyor, silah toplanıyordu. Karakolların sayısı artmıştı. Ve...

Genelkurmay yayınının 382. sayfasında anlatılıyordu: "Hemen hemen her gün eşkıyanın şu veya bu karakola baskın yapacağı haberleri alınıyordu. Birkaç kez Elazığ'da bulunan uçak bölüğünce; eşkıyanın toplandığı yerler, özellikle bu ayaklanmayı görünürde perde arkasından yönettiği bilinen Seyit Rıza'nın evi ve civarı havadan bombalandı.

Her gün biraz daha şiddetini artıran kaynaşmaya rağmen henüz ciddi bir hareket olmamıştı.

Nihayet bir gün (26 Nisan 1937) Sin bucağının Hozat'la irtibatının dağ yolu ile yapılmasını sağlamak maksadı ile açılan ve mevcudu 36 sabit jandarmadan ibaret olan Askisor karakolu saat 20.00'den itibaren 100 kadar eşkıya tarafından kuşatıldı. Alınan diğer haberlerden de anlaşıldığına göre; bu gece eşkıyanın gruplar halinde Sin ve Kahmut bölgelerine baskın yapmaları bekleniyordu.

Bir gün önce Uzuntarla bölgesinde toplandığı haber alınan eşkıya 26/27 Nisan gecesi saat 23.00'te 80 kişilik bir kuvvetle Harçik suyunun doğusunda ve Pah kuzeyinde bulunan 9'uncu Seyyar Jandarma Taburu Süvari Bölüğü'ne taarruza başladı ve sabaha kadar eşkıya ile bölük arasında çok yakın mesafede ve çok şiddetli müsademe devam etti. Bölük bu saldırıyı ancak iki mangası ile karşılayabilmişti."

Hükümet kararlıydı. İsyan bastırılacak, Dersim "tedip", yani terbiye edilecekti. İlk kadın pilot Sabiha Gökçen'in uçağından atılan bu ilk bombalar kararlılığın göstergesiydi. Ama fırtına da kopmuştu. Artık tedip de yetmiyordu. Onun yerini, sözlüklerin "Düşman ya da zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma" diye tanımladığı "tenkil" almıştı. Bakanlar Kurulu kararlarında "tenkil"den söz ediliyor, Genelkurmay'ın arşivine tenkil raporları yağıyordu: "Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen Hanım'ın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna olduk­ça ağır bir zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu."

Mehmet Kangutan da belleğindeki arşive yazmıştı tanık olduklarını: "Bir ara dediler ki yukardan kırıp geliyorlar. Tabii anamız gözü açık biri. Beni, ağabeyimi çıkarttı köyden... Gelmişler köye, toplamışlar tarlalarda. Biz tepenin arkasındaydık. Ordan mitralyöz seslerini duyuyorduk. Bizim köy ateşlendiği zaman, konağımız büyüktü, o konağı yaktıkları zaman ağlama tuttu beni. Biz karşıdan görüyorduk. İnsanlar da öldürüldükten sonra köyde insan hemen hemen kalmadı, ama biraz kaçan vardı."

Aynı sıralarda, yani 1937 Haziran sonlarında manzarayı Genelkurmay şöyle yorumluyordu: "Devam eden tarama faaliyetinde birçok asi köyleri yakılıyor, sıkıştırılan eşkıya grupları ile yapılan müsademelerde oldukça ağır zayiat verdiriliyor ve çok sayıda büyük baş hayvan, koyun ve keçileri toplanarak mahalli kaymakamlıklara teslim ediliyordu."

Genelkurmay'a gönderilen raporlarda benzeri cümlelere gittikçe daha sık rastlanır olmuştu. Bu raporlarda Seyit Rıza'nın adı da çok sık geçiyordu. "Temmuz 1937 sonlarında Tunceli'nin 1937 itaatsizliğine katılmış olan bütün aşiretlerin bölgelerinde, inilmemiş dere, çıkılmamış dağ ve taranmamış hiçbir yer kalmamıştı. Sarf edilen bütün gayretlere rağmen Seyit Rıza ve avenesi henüz ele geçirilememişti."

"Generalissimo"
Aynı günlerde Seyit Rıza, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na bir mektup yazıyordu. Seyit Rıza, "Dersim Generali" diye imza attığı ve elli yıl sonra ilk kez Nokta ile gün ışığına çıkan bu mektupta, İngiliz hükümetinden yardım istiyordu. Ne var ki, umduğunu bulamayacaktı. İngiliz Dışişleri Bakanlığınca İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'na gönderilen bir yazıda şöyle deniyordu: "Eğer Türk hükümetine, mektubun tarafımızdan dikkate alınmadığı gayri resmi olarak bildirilirse iyi olur."

Bu ilginç yazının tarihi de ilginçti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın yazısı 5 Ekim 1937 tarihini taşıyordu.

Oysa Seyit Rıza bu yazıdan yaklaşık bir ay önce, 10 Eylül günü tutuklanmıştı. Anlaşılan bu kez İngiliz politikası, "bekle ve dengenin kimden yana döneceğini gör" biçiminde gelişmişti.

İngilizlerin gözlediği denge, Seyit Rıza'nın aleyhine bozulmuştu. Abasan aşiretinin başı Seyit Rıza, tutuklanmıştı. Kimi kaynaklara göre bu tutuklanma, "teslim olma" sonucunda gerçekleşmişti. Kimi kaynaklara göre ise, Seyit Rıza hükümetin "barış görüşmesi" çağrısına uyarak Erzincan'a gitmiş ve ele geçmişti.

Seyit Rıza'nın öyküsü yargılanıp 18 Kasım 1937 tarihinde sona eriyordu. Seyit Rıza, küçük oğlu Reşik Hüseyin, yeğeni Yusufhan aşireti reisi Kamber, Kureyşan aşireti reisi Seyit Hüseyin'in de aralarında bulunduğu on kişiyle birlikte asılmıştı. Bu, aynı zamanda 1937 harekâtının sonuydu. Başbakan İsmet İnönü, idamlar dolayısıyla yaptığı açıklamada, "Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk. Dersim'i her türlü askeri hareketlerle temizledik" diyordu.

Ancak, "mesele" ortadan kalkmamıştı. 1938'e yine huzursuzluklarla girilmişti. Gazeteci Naşit Uluğ, şöyle anlatıyordu: "Azgınlık bu sefer Kalan mıntıkasında başladı. Kalanlılara bundan önce uslu oturduklarından dokunulmamıştı. Henüz imar ve temdin çalışmaları kendi bölgelerine erişmemiş olan Kalanlılar, ağaların ve Seyit'lerin tahrikine uyarak Diztaş karakoluna tecavüz ettiler. Kış gelmişti, dağlar karla örtülmüştü, yollar henüz bitirilmemişti, harekâta yazın devam edilmek üzere kış geçirildi. Havalar açılınca asker Kalan mıntıkasına girdi."

Bir başka "bahar"
Dersim'de yine hazırlık vardı. Yine bahar bekleniyordu. Ama bu kez hazırlıklar daha sistemli, tedbirler daha yoğundu. Başbakan da artık Celal Bayar'dı. Gerek 1937, gerekse 1938 harekâtını "yakinen" izleyen gazeteci Naşit Uluğ şunları aktarıyordu kitabında:

"Kamutay 1938 yaz tatiline girerken o zamanki Başbakan Celal Bayar, iç meseleler arasında Dersim'e de temas ederek, 'Bu yıl Dersim denilen işi kat'i surette tasfiye etmek için devletin bir tedbiri daha olduğunu ve ordumuzun Dersim havalisinde vazife alacağını ve umumi bir tarama hareketiyle bu meseleyi kökünden söküp atacağını söylemişti."

1938 harekâtı için her şey hazırdı. Öyle ki, harekâtın artık basılı bir "kılavuz kitabı" bile vardı. 1938 yılında Elazığ Turan Matbaası'nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan kitapçığın adı şöyleydi: "Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz."

Dam nasıl yakılır?
Kılavuz, bir tenkil hareketi için gerekli tüm bilgileri içeriyordu. Örneğin, "köyde eşkıya araması" bölümünün 6. maddesinde "Silah atan köy yakılmalıdır" denilirken, 7. maddesinde bu işin nasıl yapılacağı anlatılıyordu: "Damlar taş ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir."

Kılavuzun "silah toplama" bölümünde de şu "bilgiler"e yer veriliyordu: "Silah teslime mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."

O günleri yaşayanlardan Şükrü Baykara'nın "kıran kırana" diye tanımladığı bir çatışma başlamıştı artık Tunceli'de. Genelkurmay yayınında, bu çatışmalardan 21 Temmuz 1938 günü Laç deresi civarında cereyan edeni şöyle anlatılıyordu:

"Haydutların sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka 25'inci Alay'dan gönderilen istihkâm müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti. Böylece tarama sahası içindeki mağaralarda toplam olarak 216 haydut imha edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur suyu üzerinde görülmüştü."

Genelkurmay yayınının bundan sonrasında tarihler, mevki isimleri ve ölü sayıları birbirini izliyordu: "Haydutlardan 20 kadar ceset... Tayyare filosunun bombalı taarruzunda haydutlardan 40'tan fazla zayiat... Kaçmak isteyen 49 kişinin imhası... Dört köyden 395 haydudun ölü olarak ele geçirilmesi..."

Ve bir örnek: "Mameki Dağ Tugayı bölgesinde bir kuvvetimiz Çat Köyü'ne ateş baskını yaptı. Bu baskına haydutlar şiddetle karşı koydularsa da Çat Köyü'ndeki kalabalık, perişan bir halde bağrışma ve feryatlar içinde kaçıştılar. Bu müsademede haydutlar 15'i silahsız olmak üzere 70 kadardı. Müsademe sırasında 20 kadarı imha edildi."

Doğal olarak raporlara, belgelere yalnızca rakamlar ve kuru bilgiler yansıyordu. 80 yaşındaki Menez Akkaya ise, Nokta'ya anlattıklarıyla canlı bir tablo çiziyordu:

"Ben o zaman genç kızdım. Bizim köye askerler birkaç kez geldi gittiler. Bir şey yapmadılar bize. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini anlamıyorduk. Daha sonra bir gün yine geldiler. Bütün köy halkını topladılar. 200-300 kişi vardı. Kadın, çoluk çocuk hepsi oradaydı. Hepimizi Değirmentaş'ın oraya götürdüler. Bize, silahlarımızı toplayıp serbest bırakacağız diyorlardı. Ama bizi çay kıyısına götürüp öldürdüler. Kocamı da öldürdüler. Biz üç kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum. Günlerce aç susuz ölülerin yanında kaldık. Öyle olmuştu ki, korku diye bir şey kalmamıştı

1938 fırtınası Eylül sonunda diniyordu. Ardında binlerce ölü bırakarak. Genelkurmay yayınına bakılırsa, ölü sayısı 4 binden az değildi. Gerçi bu, Kurtuluş Savaşı boyunca 9 bin kişinin şehit olduğu düşünülünce oldukça büyük bir rakamdı, ama yine de "kesine yakın" olduğu söylenemezdi. Çünkü ölü sayıları genellikle yuvarlak hesaplarla veriliyor ve örneğin "tarama bölgesi içinden ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmıştır" gibi, ölü sayısının bilinemeyeceği ifadeler kullanılıyordu.

Aralarında, özel olarak gönderilen Muhafız Alayı'nın bulunduğu yaklaşık 50-60 bin kişilik askeri kuvvet artık çekilmeye başlamıştı, Tunceli'den.

İsyan bitmiş, ölen ölmüştü. Kalan sağlar ise... Onlar için Bakanlar Kurulu, "Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5-7 bin kişinin Batı illerine nakil ve iskânı" kararını almıştı.

Ve İngiltere'nin Trabzon Konsolosu, Dersim olaylarıyla ilgili olarak Ankara'daki Büyükelçiliği'ne gönderdiği son raporunu şu değerlendirmeyle sonuçlandırıyordu: "Artık söylenen şu: Türkiye'de Kürt sorunu bitmiştir."


* Nokta Dergisinin 28 Haziran 1987 tarihli yıl 5, sayı 25'te "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" başlıklı dosyası Ayşenur Arslan, Hıdır Göktaş, Nadire Mater, Mahmut Övür ve Seral Özzeybek imzalarını taşıyor.

radikal

Wednesday, November 11, 2009

öy men

Öymen: Terörle mücadele cesaretiniz yok
CHP Genel Başkan Yardımcısı, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ardından Genel Kurul'da söz aldı. Demokratik açılım sürecini eleştiren Öymen, 10 Kasım tarihinin seçilmesine de tepki gösterdi.
İlişkili fotoğrafları göster

Güncelleme: 20:54 TSİ 10 Kasım. 2009 Salı

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, ''Silopi'de başka hukuk, Silivri'de başka hukuk. Sizin devlete başkaldıran insana karşı tahammülünüz var ama Hükümeti eleştirene tahammülünüz yok. Bu mu demokratikleşme anlayışınız?'' dedi.

TBMM Genel Kurulu'nda demokratik açılım konusunda verilen genel görüşme önergesinin öngörüşmelerinde CHP grubu adına konuşan Öymen, ''Bu millet Atatürk'e sahip çıktıkça hiç kimsenin gücü Atatürk'ün eserlerini tahrip etmeye yetmeyecektir'' dedi.

Öymen, bugün yapılanların Atatürk'ün terörle mücadele politikasına tamamen zıt olduğunu iddia etti. Öymen, ''Atatürk'ün ölüm yıldönümünde yapılan iş maalesef Türkiye için üzüntü, ibret verici ve hazindir'' dedi.
Haberin devamı vreklam

'Analar ağlamasın' denildiğini anımsatan Öymen, ''Maalesef bu ülkenin anaları çok ağladı. Tarihimiz boyunca çok şehit verdik. Çanakkale Savaşı'nda 200 bin şehidimiz vardı, hepsinin anası ağladı. Kimse çıkıp 'bu savaşı bitirelim' demedi. Kurtuluş Savaşı'nda, Şeyh Sait isyanı'nda, Dersim isyanı'nda, Kıbrıs'ta analar ağlamadı mı? Kimse 'analar ağlamasın, mücadeleyi durduralım' dedi mi? İlk siz diyorsunuz. Çünkü sizin terörle mücadele cesaretiniz yok'' dedi.

"TERÖRÜ MEŞRULAŞTIRIYORSUNUZ"
''Meclis'te, teröristlerle mücadeleyi müzakereye tercih eden Kürt asıllı yüze yakın milletvekili olduğunu'' savunan Öymen, ''Bölgede yaşayan vatandaşlarımızı onlar temsil etmiyor da terörün sözcüleri mi temsil ediyor? Niçin onlarla değil de terörün sözcülüğünü üstlenenlerle müzakere ediyorsunuz? Böyle yaparak teröristleri muhatap alıyorsunuz, terörü meşrulaştırıyorsunuz, farkında mısınız?'' diye sordu.

Türk milletinin hiçbir 10 Kasım'da ''bu kadar üzüntü verici, kasvetli, kahredici bir tabloyla karşı karşıya gelmediğini'' dile getiren Öymen, aylardır 'açılımdan' söz edildiğini ancak içeriğinden hiç bahsedilmediğini ifade etti.

İngiliz Dışişleri Bakanı'nın ''Kürt açılımını kuvvetle destekliyorum'' dediğini belirten Öymen, ''Biz İngilizler'i tanırız. Bilmedikleri bir şeyi desteklemezler. Demek ki biliyorlar. Bize söylemediğinizi onlara mı söylediniz yoksa?'' diye sordu.

''YOL HARİTALARINI YIRTACAĞIZ"
İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın ''biz illegal hiçbir örgütle görüşmeyiz'' dediğini aktaran Öymen, ''Yani tesadüfen devletin valisi, müsteşarı, hakiminin Habur'a gideceği tuttu'' diye konuştu.

Öymen, ''O insanları karşılayanlar arasında PKK bayrağı sallayanlar var. Polis müdahale ediyor mu, etmiyor. Polis kime müdahale ediyor? Bu esef verici olayı ellerinde Türk bayrakları ile protesto eden şehit ailelerine müdahale ediyor. Türk bayrağını şehit ailesinden almaya kim cesaret edebilir? Sadece evladını kaybettiği için ağlamıyor, bayrağını elinden aldığınız için ağlıyor. Nasıl yaparsınız bunu?

Adam dağdan inmiş 'bunlar suç işlememiş' diyorsunuz. Nereden biliyorsunuz? Saldırıların sicilini tek tek tuttunuz mu? Dağa niye çıktılar? Patates soymak, çay servisi yapmak için mi çıktılar? Kim bunların size sicilini verdi. PKK'dan başka kim olabilir?

Sizin hukuk anlayışınıza göre eline silah alan, dağa çıkan adam serbest ama eline kalem alan insanın zindanda yatması normaldir. Silopi'de başka hukuk, Silivri'de başka hukuk... Sizin devlete başkaldıran insana karşı tahammülünüz var ama hükümeti eleştirene tahammülünüz yok. Bu mu sizin demokratikleşme anlayışınız? Silopi için demokrasi var, Silivri için yok, niye? Çünkü onlar hükümeti eleştiriyor. Bu savunulması mümkün olmayan bir yaklaşımdır'' şeklinde konuştu.

CHP olarak ''bu oyunlara geçit vermeyeceklerini'' dile getiren Öymen, ''Yutdışında hazırlanan yol haritalarını yırtarak tarihin çöplüğüne atacağız'' ifadelerini kullandı.

ntvmsnbc

Tuesday, September 22, 2009

Ölümde ‘bölge’ kriteri

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, taş atan kalabalığa yedi kurşun sıkarak bir kişinin ölümüne neden olan askere, “bölgenin de özellikleri” gerekçesiyle ceza verilemeyeceğine hükmetti. YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Eminağaoğlu askerin cezalandırılmasını istemişti

Yargıtay Ceza Genel Kurulu (YCGK), tartışma yaratacak bir karara imza attı. Kurul, Siirt’te, askeri araca taş atan kalabalığa, tam otomatik silahla yedi kurşun sıkan ve bir kişinin ölümüne neden olan uzman çavuşa ceza verilemeyeceğine hükmetti. Kurul, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “havaya ateş etmeliydi” kararına karşılık olarak “bölgenin özellikleri” gerekçesini öne sürdü.
Siirt’te 2005’te içinde iki jandarma erinin de bulunduğu askeri bir jiple Jandarma Özel Harekât Tabur Komutanlığı’ndan ayrılan uzman çavuş G.Y., il merkezinde basın açıklaması yapan 150-200 kişilik bir grupla polis arasında çıkan çatışmanın ortasında kaldı. Kalabalığın bir bölümü G.Y.’nin kullandığı cipe de taş attı ve iki asker hafif yaralandı.

YARSAV’lı savcı

G.Y., uyarılara rağmen saldırı sürünce MP5 tipi silahını aracın yan camından çıkarıp ateşledi. Tek defada kalabalığa doğru 7 kurşun sıkan G.Y.’nin açtığı ateş sonucu Abdullah Aydan yaşamını yitirdi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi, açılan davada G.Y.’nin beraatine hükmetti. Temyiz üzerine karar Yargıtay’a geldi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı adına tebliğname hazırlayan YARSAV Başkanı ve Yargıtay Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu, beraat kararının bozularak G.Y.’nin cezalandırılmasını istedi.
Eminağaoğlu, ölen Aydan’ın saldırgan kalabalığın arasında olmadığını, yol kenarında durduğunu belirtti. Eminağaoğlu, Aydan’ın durduğu yerde bulunan bir arabanın üzerindeki üç adet kurşun deliğinin yerinin, G.Y.’nin ayaklara ya da havaya doğru değil, öldürücü biçimde ateş ettiğini kanıtladığını belirtti.
Eminağaoğlu, G.Y.’ye taksirle ölüme sebebiyet vermek suçundan hapis cezası verilmesini istedi. Yargıtay 1. Ceza Dairesi tebliğnameyi yerinde bulmazken beraat kararını onadı.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, bu karara da itiraz etti. Yine Eminağaoğlu’nun hazırladığı dilekçede, itiraz gerekçeleri şöyle sıralandı:
“Sanık, ateş etmeden önce silahı seri atış konumundan çıkartmadı. Tek seferde 7 atış yaptı. Atış kalabalıkla ilgisi olmayan araçların arkasında bekleyen kişinin ölümünden anlaşılacağı üzere paralel biçimde yapıldı. Jandarma aracı kalabalık tarafından çevrelenmiş değildir. 150-200 kişi olduğu söylenen, ancak, hakkında soruşturma açılan kişi sayısının 37 olmasından dolayı, daha az oldukları anlaşılan kalabalık, aracı çevrelemeden taşlı saldırıda bulundu. Sanık, ateş etmeden önce kalabalığa gerekli uyarıyı yapmadı. Sanık, silah kullanma yetkisini yasaya aykırı biçimde uygulamış, yasal savunma sınırlarını aşmıştır. Sanığın görev icabı, korku, heyecan ve telaşa kapılmadan silah koşullarına uyması gereklidir.”

‘Sınır aşıldı’ ama

Ancak, kurul 18 Mart 2009’da aldığı kararla bu itirazı reddedip dairenin kararını onadı. Geçen hafta yazılarak taraflara tebliğ edilen gerekçeli kararda, “Kürdistan faşizme mezar olacak”, “Burası Kürdistan Türkiye değil” sloganları atan kalabalığın, askeri araca ciddi biçimde zarar verdiği, iki askerin yaralandığı, bu eyleme karşılık savunma hakkı doğan G.Y.’nin gerçekleştirdiği savunmanın, saldırı ile orantılı olmadığı belirtildi. Bu durumda, ancak, mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan dolayı sınırın aşılmasının “cezasızlık nedeni” olabileceği belirtildi.

Ölümde ‘bölge’ kriteri

GÖKÇER TAHİNCİOĞLU Ankara


İçtihat olacak
Siirt’in uzun yıllardır terör olaylarının yaşandığı Güneydoğu’da bulunduğuna dikkat çekilen kararda şöyle denildi:
“Ölüme yönelik sözlerle de desteklenen fiili saldırının ağırlığı, uyarılara karşı artarak devam etmesi ile bölgenin özellikleri bütün olarak göz önüne alındığında, yasal savunmada sınırın mazur görülebilecek bir korku ve telaşla aşıldığının kabulü gereklidir.”
Yerel savcılık, yerel mahkeme, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ve Yargıtay 1. Ceza Dairesi’nin “Ölen kişi, saldırganlar arasında değildi” tespitine rağmen kurul kararını, ölen kişinin saldırganlar arasında bulunduğu yorumuna dayandırdı.
Yargıtay’ın içtihat niteliğindeki bu kararına göre, kalabalığın silah ya da bıçağa sahip olmadığı, taşlı saldırıda bulunduğu olaylarda, benzer bir korku ve telaş yaşayan güvenlik görevlisinin açtığı öldürücü ateş, ceza nedeni sayılmayacak.


http://www.milliyet.com.tr/Siyaset/HaberDetay.aspx?aType=HaberDetay&ArticleID=1141900&Date=22.09.2009&b=Olumde%20bolge%20kriteri&KategoriID=4

Tuesday, April 21, 2009

milli güvenlik kurumu

Millî Güvenlik Kurulu'nun 28 Şubat 1997 tarih ve 406 Sayılı Kararına Ek-A (rejim aleyhtarı irticai faaliyetlere karşı alınması gereken tedbirler)

1-Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4'üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması icin mevcut yasalar hiçbir ayrım gözetmeksizin uygulanmalı, mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.

2-Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okullar, devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığı'na devri sağlanmalıdır.

3-Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi, Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihraklarin etkisinden korunması bakımından:

a-8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.

b-Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak, devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

4-Cumhuriyet rejimine ve Atatürk ilke ve inkılaplarına sadık, aydın din adamları yetiştirmekle yükümlü, milli eğitim kuruluşlarımız, Tevhid-i Tedrisat Kanunu'nun özüne uygun ihtiyaç düzeyinde tutulmalıdır.

5-Yurdun çeşitli yerlerinde yapılan dini tesisler belli çevrelere mesaj vermek amacıyla gündemde tutularak siyasi istismar konusu yapılmamalı, bu tesislere ihtiyaç varsa, bunlar Diyanet İşleri Başkanlığı'nca incelenerek mahalli yönetimler ve ilgili makamlar arasında koordine edilerek gerçekleştirilmelidir.

6-Mevcudiyetleri 677 sayılı yasa ile men edilmiş tarikatların ve bu kanunda belirtilen tüm unsurların faaliyetlerine son verilmeli, toplumun demokratik, siyasi ve sosyal hukuk düzeninin zedelenmesi önlenmelidir.

7-İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetleri'nden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek TSK'yi dine karşıymış gibi göstermeye çalışan bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır.

8- İrticai faaliyetleri, disiplinsizlikleri veya yasadışı örgütlerle irtibatları nedeniyle TSK'dan ilişkileri kesilen personelin diğer kamu kurum ve kuruluşlarında istihdamı ile teşvik unsuruna imkan verilmemelidir.

9- TSK'ya aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır.

10-Bu maddenin tam metnini Turkiye'nin uluslararası ilişkilerini ilgilendirdiği için yayınlayamıyoruz.

11-Aşırı dinci kesimin Türkiye'de mezhep ayrılıklarını körüklemek suretiyle toplumda kutuplaşmalara neden olacak ve dolayısıyla milletimizin düşmanca kamplara ayrılmasına yol açacak çok tehlikeli faaliyetler yasal ve idari yollarla mutlaka önlenmelidir.

12-T.C. Anayasası, Siyasi Partiler Yasası, Türk Ceza Yasası ve bilhassa Belediyeler Yasası'na aykırı olarak sergilenen olayların sorumluları hakkında gerekli yasal ve idari işlemler kısa zamanda sonuçlandırılmalı ve bu tür olayların tekrarlanmaması için her kademede kesin önlemler alınmalıdır.

13-Kıyafetle ilgili kanuna aykırı olarak ortaya çıkan ve Türkiye'yi çağdışı bir görünüme yöneltecek uygulamalara mani olunmalı, bu konudaki kanun ve Anayasa Mahkemesi kararları taviz verilmeden öncelikle ve özellikle kamu kurum ve kuruluşlarında titizlikle uygulanmalıdır.

14-Çeşitli nedenlerle verilen, kısa ve uzun namlulu silahlara ait ruhsat işlemleri polis ve jandarma bölgeleri esas alınarak yeniden düzenlenmeli, bu konuda kısıtlamalar getirilmeli, özellikle pompalı tüfeklere olan talep dikkatle değerlendirilmelidir.

15-Kurban derilerinin, mali kaynak sağlamayı amaçlayan ve denetimden uzak rejim aleyhtari örgüt ve kuruluşlar tarafından toplanmasına mani olunmalı, kanunla verilmiş yetki dışında kurban derisi toplattırılmamalıdır.

16-Özel üniforma giydirilmiş korumalar ve buna neden olan sorumlular hakkında yasal işlemler ivedilikle sonuçlandırılmalı ve bu tür yasadışı uygulamaların ulaşabileceği vahim boyutlar dikkate alınarak, yasa ile öngörülmemiş bütün özel korumalar kaldırılmalıdır.

17-Ülke sorunlarının çözümünü "Millet kavramı yerine ümmet kavramı" bazında ele alarak sonuçlandırmayı amaçlayan ve bölücü terör örgütüne de aynı bazda yaklaşarak onları cesaretlendiren girişimler yasal ve idari yollardan önlenmelidir.

18-Büyük Kurtarıcı Atatürk'e karşı yapılan saygısızlıklar ve Atatürk aleyhine işlenen suçlar hakkındakı 5816 sayılı kanunun istismar edilmesine fırsat verilmemelidir.

28 Şubat 1997 tarih ve 406 sayılı MGK Kararı'nın Eki'dir.

Saturday, April 18, 2009

Kürt sorunu ve yine 'çıkmaz yol'...

Diyarbakır’ın bir baro başkanı vardı. ‘Terör örgütü’ ile yakından uzaktan ilişkili olmadığını cümle âlem bilirdi. Hatta, biraz daha ‘Diyarbakır kulisi’ne girerseniz, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde Diyarbakır’dan DTP adayı olmasının da ‘baskılar’la engellendiğini öğrenirsiniz.
Sezgin Tanrıkulu, ‘iki ateş’ arasında kalanlardan. Baro Başkanı olarak 2007 yılında üyelerine
dağıtılmak üzere Kürtçe ajanda çıkarttığı için yargı önüne çıkartıldı. Tanrıkulu’nun dün Diyarbakır 2.Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşma zaptını okuyalım:
“Sanıklar savunmalarında, kovuşturma konusu ajandada yer alan Türkçe dışındaki kullanılan ibarelerin kendilerinin ana dili olduğunu, ana dillerini kullanmalarının meşru bir talep olduğunu, açılan davanın yersiz olduğunu savunmuşlarsa da; T.C. Anayasası 3. Maddesi ile ‘Türkiye Devletinin dilinin TÜRKÇE olduğunu, 10. Maddesi ile herkesin kanun önünde eşit olduğu, ayrımcılık yapılamayacağı, hiçbir kişiye, aileye, zümreye imtiyaz tanınamayacağı, 11. Maddesi ise Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve diğer kuruluş ve kişileri bağlayan temel hukuk kuralları olduğunu belirtmiştir. Kamu görevlilerinin kamu hizmetlerini kendi ana dillerini kullanarak yapabilecekleri konusunda gerek ulusal mevzuatımızda gerekse uluslararası anlaşmalarda hiçbir hüküm yoktur.” Ve şu satırlar:
“Yukarıda açıklanan tüm yasal mevzuat değerlendirildiğinde Baro Başkanı Sanık Mustafa Sezgin TANRIKULU’nun yürütmekte olduğu kamu görevi kapsamında Baro Yönetim Kurulu Kararma istinaden baro adına Türkçe dilinde ve Türk Alfabesi kullanılarak bastırıp dağıtılması gereken 2007 yılına ait Baro ajandasında karara aykırı olarak Türkçe ve Türk Alfabesi dışında başka dil ve başka alfabeye yer vermek suretiyle bastırıp dağıttığı, kamu kurumu olan Baronun bu şekilde resmi dil ve resmi alfabe dışında ülkede bir kısım vatandaşların kullandığı dil ve ülkemizde kullanılmayan alfabe ile kamu hizmeti vermesinin ülkede yaşayan farklı ana dilleri olan diğer vatandaşlar nezdinde kamu kurumunun hizmet vermede ayrımcılık yapması olarak kabul edileceği.farklı ana dili olan vatandaşların Diyarbakır Barosuna kayıtlı avukat olarak çalışmaktan veya Diyarbakır Barosundan hukuki yardım talep çimekten çekinecekleri, bu nedenle sanığın kamu idaresine güvenin .sarsılmasına neden olup kamu idaresinin manevi zararına kasten sebebiyet verdiği”...
İşte burası sözün bittiği yerdir.
Başbakan’ın 1 Ocak 2009 günü günde 24 saat Kürtçe yayın yapacak TRT-6’in yayına başlamasını Kürtçe ‘Hayırlı Olsun’ sözleriyle ilan ettiği bir ülkede 17 Nisan 2009 günü yukarıdaki satırlar bir duruşma zaptına geçiyorsa, söylenecek fazla şey kalmıyor.
Kaldı ki, TRT-6 ismiyle özdeşleşmiş Rojin’in ‘yürütme’nin ‘baskıları’na dayanamayarak ayrılmasıyla işlevini zaten çok sarsmıştır. Başbakan’ın ‘Hayırlı Olsun’ temennisi havada kalmıştır.
Ortada pek ‘hayırlı’ bir şey gözükmüyor...
***
TRT-6 yayına başladığı vakit, toplumun çok büyük bölümünde ‘iç barış’ umutları uyandırmış, Türkiye’de ‘reform’ yönünde öyle önemli bir adım atılmış olmuştu
ki, Barack Obama TBMM konuşmasında bu adımın altını özellikle övgüyle çizmişti.
TRT-6’nın (ki, herkesin dilinde Kürtçe TRT Şeş olarak anılıyor) yayına başlamasından rahatsız olanlar da vardı. İflah olmaz Türk milliyetçilerinin yanısıra ve onlardan da öteye PKK ve çevreleri ellerinden önemli bir koz alındığı duygusuyla rahatsız oldular. TRT-6’ya karşı propaganda mekanizmalarını harekete geçirdiler. İsmi TRT-6 ile özdeşleşmiş Rojin de o çevrelerin yürüttüğü kampanyadan nasibini aldı.
Ancak, Rojin’in canına, o canipten gelen hakaretler hatta tehditlerden değil, ‘içerden’ gelen baskılar tak dedirtti. Rojin’in TRT-6’yı bırakmasının açtığı yara kolayca tedavi edilecek cinsten görünmüyor.
Yılın başıyla birlikte Kürt sorununun çözümü yolunda ilerleme umutları yeşerten bahar havasının bir başka parçası, Şivan Perver’i Türkiye’ye getirtmek için harekete geçilmesiydi. Bizzat Başbakan Şivan Perver’in ismini andı.
Siyasi iklimde ‘bahar havası’ gelişiyordu. Öyle ki, PKK’nın silahlarını bırakmaya ikna edileceğine ilişkin umutlar yeşermişti. Bu amaçla Erbil’de toplanacak bir ‘Kürt Konferansı’ büyük beklentileri harekete geçirmişti.
Nisana geldik. Nevruz’u sağ salim geçtik. Meteorolojik bahar günleri başlıyor ama heyhat, Kürt sorununun çözümüne ilişkin ‘iklim’ yine değişti. Yine bulutlar kararıyor.
29 Mart’ta DTP’nin Güneydoğu’da çarpıcı bir seçim başarısı elde etmesi, akıllı bir iktidar için ‘barışçı siyasi çözüm’ doğrultusunda yol alabilmek için büyük fırsat sunmuşken, tam tersi sonuçlara yol açmışa benziyor.
Seçimin üzerinden iki hafta geçmişken, Obama’nın TBMM’de Ahmet Türk ile görüşmesinin
vermesi gereken ‘mesaj’ın tam tersine, DTP’ye karşı topyekûn ‘devlet saldırısı’ yaşanıyor.
Diyarbakır ve çeşitli Güneydoğu merkezlerindeki geniş çaplı ve DTP’lileri kapsayan tutuklama dalgasından sonra dün de DTP İstanbul İl Başkanı gözaltına alındı.
‘Erbil Kürt Konferansı’ girişimin bir başka bahara kaldığını, hatta yapılmaması ihtimalinin en az yapılması ihtimali kadar güçlü olduğunu Washington’da bizzat konferansın düzenlenmesinden sorumlu olan kişiden öğrendik.
Ak Parti iktidarı için, bu tutturduğu yoldan daha ‘intihari’ bir yol olamaz. Bu yolun üzerindeki tabela, PKK’nın ‘silahsızlandırılması’, yani Kürt sorununun şiddetten arındırılması yönünü işaret etmiyor. Tam tersine, Kürtler için ‘ova’nın bir başka deyimle ‘şehirler’in, yine bir başka deyimle Türkiye’nin siyasi sistemine ‘entegre’ olmanın ‘geçer yol’ olmadığını onlara ilan etmiş oluyor.
Bu yol, Kürtlere ‘dağ yolu’nu işaret ediyor.
***
Durum böyleyken, Genelkurmay Başkanı’nın Türk yerine ‘Türkiyelilik’e vurgu yapmış olduğu yorumları, kimse kusura bakmasın ama, bir ‘geyik tartışması’ değerinde.
Kimse bize DTP’nin bir şekilde PKK ile bağı olduğunu anlatmak için zahmet etmesin.
Bunu öylelerinden çok daha iyi biliyoruz. İki yıl önce Diyarbakır’da kamuya açık bir toplantıda,
dinleyici sıralarının en önünde oturan DTP’li milletvekillerinin varlığında ‘DTP ile PKK arasında organik bağ’dan söz etmiştim. Örnek ortada idi, ‘Eşlerden biri yasa koyucu yani TBMM üyesi, diğeri Kuzey Irak’ın dağlarında yasadışı’.
Bu ‘metafor’dan daha açık bir örnek olabilir mi?
Ancak, DTP’yi ‘işlevsel’ kılan tam da bu. PKK’ya ‘artık silahlarını bırak’ dediğiniz vakit ne öneriyorsunuz? Gelin teslim olun ve hapse girin mi diyeceksiniz? Bunu kabul etmelerini mi bekliyorsunuz?
Kabul görmesi ihtimali olan bir diğer öneri ise, DTP gibi ‘meşru kanallar’dan Türkiye’nin siyasi yapısına katılmak. O da bir ihtimal.
Bir diğer yol ise ‘Ben seni yok edinceye kadar savaşa devam’ önerisi ki, bugüne dek Türkiye’yi hırpalamış olan ve bugün de uygulanan ama istenen sonucu verdiği kuşkulu olan yol.
Diyarbakır’da PKK ile ilişkisi olmayan Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu’ya açılan dava, Rojin’i TRT-6’dan kopartan davranışlar, DTP’ye yönelik tutuklama dalgaları yukarıda ifade edilen ikinci önerinin iptali kıvamında.
O yüzden Erbil Kürt Konferansı’nın bir başka bahara ertelenmesi ve imkânsızlığı muhtemel hale geldi. O yüzden, Başbakan tarafından Türkiye’ye davet edilen ve iki ay önce Erbil’de görüştüğümüzde Türkiye’ye dönmeyi ciddi ciddi düşünen Şivan Perver, Almanya’da üst üste protesto bildirileri yayımlıyor.
Kürt sorununun ele alınışına ilişkin çeşitli yollardan söz ettik. Şu anda görülen yol, ‘çıkmaz yol’dur.
Başbakan’a ve AK Parti iktidarına basit bir sorumuz var:
Ne yaptığınızı zannediyorsunuz?

CENGİZ ÇANDAR

Saturday, April 4, 2009

Meclis'te babalar, oğullar, aşiret reisleri

Meclis'te babalar, oğullar, aşiret reisleri

1 Eylül 2007 Cumartesi : 10:07 SİYASET

Önce 'baba'ları ağırladı Meclis' koltukları, ardından 'oğulları' Çoğu akraba da katıldı bu 'temsil' zincirine' Ancak üç ailenin adları hiç unutulmadı...

Nursel dilek'in haberi

Cumhuriyet döneminde siyaset sahnesine çıkan çoğu parti, Osmanlı’nın son döneminden miras bir geleneği devam ettirircesine atıldı politikaya. Önce ‘baba’ları ağırladı Meclis’ koltukları, ardından ‘oğul’ları… Çoğu akraba da katıldı bu ‘temsil’ zincirine… Ancak siyaset sahnesinde adlarından çok sık söz ettiren sadece üç aile yer aldı: İnönüler, Menderesler ve Özallar…

Türk siyasi tarihine hiç şüphesiz damgasına vuran köklü ailelerdi onlar. Çoğunun ortak özelliği Meclis’te güçlü temsil imkânına sahip olmalarıydı. Ancak hepsi de bugüne kadar sadece birer ‘lider’ çıkarabildi. İsmet İnönü’nün oğlu Erdal İnönü, Adnan Menderes’in oğlu Aydın Menderes ve Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal, milletvekilli seçilmeyi başarsalar da babalarına yaklaşacak bir liderlik vasfı çizemediler. Hepsi ailelerinin onlara vermiş olduğu sorumlulukla hareket etti; ancak soyadlarının önüne çoğu zaman geçemediler.

BABALAR, OĞULLAR, AŞİRET REİSLERİ…

Yeni Meclis’te ne İnönü, ne Menderes ne de Özal ailesi var. 23. dönem Meclis’inin yüzde 80’i yenilendi. Ancak bazı vekillerin soyadları kulaklara yabancı gelmedi. Kimi babasının kaldığı yerden devam etmeye karar verdi. Kimi aşiretinin kendisine verdiği yetkiyle Meclis’te şanını sürdürmeye… Tuğrul Türkeş, Deniz Bölükbaşı, Mithat Melen, Faik Öztırak, Faruk Septioğlu, Süreyya Sadi Bilgiç ve Osman Yağmurdereli babalarının başlattığı siyasi geleneğin devamı olarak ilk defa girdiler Meclis’e. Soyadları o gün, onlar için daha bir önem kazandı. Hepsi Meclis koltuğuna oturduğunda ‘babalarının izlerini’ hissetti. Yemin ederken de bir yerlerden izlendiklerini… Eski ANAP Milletvekili Galip Demirel’in kızı Güldal Akşit de ikinci defa Meclis’e girmenin mutluluğunu yaşadı.

Meclis bu dönem sadece babalar ve çocuklarını değil, yıllar önce parlamentoya giren birçok vekilin akrabasını da ağırlıyor. MHP Kars Milletvekili Gürcan Dağdaş, eski Tarım Bakanı Bahri Dağdaş’ın yeğeni. Adalet eski Bakanı Cemil Çiçek’in amcaoğlu AK Parti Yozgat Milletvekili Mehmet Çiçek de aynı aileden ikinci defa Meclis’e girenlerden.

Parlamentoya yıllardır vekil gönderen aileler sadece siyasi arenada soyadıyla önemli mevkilerde görev yapanlar değil. Özellikle Doğu ve Güneydoğu’da çoğunluğu oluşturan aşiretler yıllardır Meclis’in vazgeçilmezleri arasında. İzol, Cevheri, Zeydan ve Şeyhanlı aşiretleri diğer dönemlerde olduğu gibi bu Meclis’te de temsil imkânına kavuştu.

MECLİS’TE YAŞAYAN TARİH...

Meclis’in ikinci kuşak vekillerinin önemli bir kısmı MHP’de yer alıyor. Türkeş ailesini bu dönem iki milletvekili temsil ediyor. MHP lideri merhum Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş ve damadı Hamza Hamit Homriş. Siyasetin renkli simalarından biri olan eski Millet Partisi Başkanı Osman Bölükbaşı’nın oğlu eski büyükelçi Deniz Bölükbaşı da MHP Ankara milletvekili olarak parlamentoda görev alanlar arasında. MHP İstanbul Milletvekili Mithat Melen de eski başbakanlardan Ferit Melen’in oğlu.

Babadan kalma siyaseti devam ettirme geleneği en az CHP’de görülüyor artık. CHP’nin köklü ailelerinden biri, Öztrak ailesi. Bu yıl Meclis’e giren eski Hazine Müsteşarı CHP Tekirdağ Milletvekili Faik Öztrak, ailenin Meclis’teki son temsilcisi. Öztrak ailesi ilk olarak Mustafa Faik Öztrak’ı Meclis’e gönderdi yıllar önce. Kendisi çok partili dönemde Dahiliye Vekilliği (İçişleri Bakanlığı) ve TBMM Başkanvekilliği yaptı. Ailenin beş ferdinden biri olan Orhan Öztrak da babası gibi siyaseti seçenlerdendi. CHP Tekirdağ Milletvekilliği, Gümrük ve Tekel Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı görevlerinde bulundu. Orhan Öztrak’ın kardeşi Adnan Öztrak TRT’nin ilk genel müdürlüğünü yapmıştı. Faik Öztrak’ın babası İlhan Bey ise, 12 Mart döneminde Devlet Bakanlığı, Fahri Korutürk ve İhsan Çağlayangil dönemlerinde de Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği yaptı.

ISPARTA’DAN BİLGİÇLER, ELAZIĞ’DAN SEPTİOĞULLARI
AK Parti’de babadan oğula siyaseti devam ettiren üç isim var: Yağmurdereli, Septioğlu ve Bilgiç aileleri. AK Parti İstanbul Milletvekili Osman Yağmurdereli, DP ve Adalet Partisi’nin (AP) kurucularından, birinci dönem Trabzon Milletvekili Zeki Yağmurdereli’nin oğlu. Parti grubuna katılımında “Meclis hep açık kalmalı” diyerek babasının vasiyetini yerine getirdiğini anlatan Yağmurdereli, siyasetin kendisi için “baba yadigârı” olduğunu söylüyor. Osman Yağmurdereli’nin siyasette bir diğer akrabası da Veysel Atasoy. ANAP eski milletvekili ve bakanlardan Atasoy, Yağmurdereli’nin kayınbiraderi.

Siyaset hayatında önemli yer tutan ailelerden biri de Bilgiç ailesi. Isparta denildiğinde akla ilk gelen Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olsa da Bilgiç ailesi Demokrat Parti zamanından beri Meclis’e vekil gönderiyor. Ailenin son temsilcisi ise AK Parti Isparta Milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç. Aile, Meclis’e ilk olarak 50 yıl önce vekil gönderdi. 1950’den 27 Mayıs ihtilaline kadar DP Isparta milletvekilliği yapan Sait Bilgiç, Yassıada’da idamla yargılanan vekiller arasında yer aldı. Bilgiç ailesinin politikada ikinci temsilcisi ise Dr. Sadettin Bilgiç oldu. 1961’den 1980’e kadar siyasi hayatına devam eden Bilgiç, AP Isparta milletvekili olarak Meclis’te yer aldı.

Ulaştırma ve Savunma Bakanlığı görevlerinde bulundu. Bilgiç ailesinin Meclis’teki yeni yüzü 23. dönem milletvekili Süreyya Sadi Bilgiç, ailenin siyasetteki yerini “bir gelenek ve demokrasi sevdası” şeklinde yorumluyor. Kişilerin bireysel tercihlerinin de önemli olduğunu vurgulayan Bilgiç, ailenin siyasetteki düsturlarını şöyle sıralıyor: “Türkiye’deki laik ve demokratik sisteme sahip çıkmak, yetkinin ve meşruiyetin milletten geldiğini unutmamak, siyaseti kariyer değil, hizmet olarak görmek.”

AK Parti Elazığ Milletvekili Faruk Septioğlu da baba mesleğini seçenlerden. Elazığ’ın köklü ailelerinden olan Septioğulları’nı, Meclis’in renkli siması Ali Rıza Septioğlu ile hatırlıyor herkes. Meclis’te beş dönem milletvekilliği yapan, Elazığ’da yüzde 42 gibi partiler üstü bir oy alarak Meclis’e giren Septioğlu, üçüncü Ecevit Hükümeti’nin Metoroloji’den Sorumlu Devlet Bakanı’ydı. Meclis’in en yaşlı üyesi sıfatıyla geçici olarak TBMM başkanlığı yaptığı günlerden tatlı ve muzip hatıralarıyla anıldı merhum Septioğlu.

ŞANLIURFA’DAN ÜÇ AİLE: İZOLLAR, CEVHERİLER, ŞEYHANLILAR

Bu dönem Meclis’te temsilcileri olan aşiretlerin çoğu AK Parti’de yer alıyor. AK Parti’nin Şanlıurfa milletvekilleri Zülfikar İzol, Eyüp Cenap Gülpınar ve Sabahattin Cevheri, kentin ünlü aşiretlerini Meclis’te temsil eden isimler. Urfa’nın en büyük aşiretlerinden biri olan Şeyhanlılar bugüne kadar dört milletvekili gönderdi Meclis’e. Aşiretin reisi Ömer Cevheri ilk olarak 1950’de parlamentoya girerek aileyi temsil etti. Ardından oğlu Necmettin Cevheri atıldı siyaset hayatına. Son olarak Doğru Yol Partisi’nde (DYP) Genel Başkan Yardımcısı olan Cevheri, yedi dönem milletvekilliği yaparak rekor kırdı. Aynı aşiretin Meclis’e gönderdiği bir diğer isim geçen yıl genel kurulda hayatını kaybeden Fevzi Şıhanlıoğlu’ydu. Cevheri aşireti, DYP’nin 2002 seçimlerinde kendilerine yer vermemesiyle Meclis’e tekrar giremedi. Ancak Necmettin Cevheri’nin yeğeni Sabahattin Cevheri seçimlere bağımsız girerek geçen dönem Meclis’te yer almayı başardı. 22 Temmuz seçimlerinde AK Parti’ye geçen Sabahattin Cevheri, parlamentoda Şeyhanlı ailesinin son temsilcisi oldu.

AK Parti Şanlıurfa Milletvekili Zülfikar İzol, Türkiye’nin en büyük aşiretlerinden İzol aşiretinin reisi. Hilvan’dan Malatya’ya kadar uzanan aşiretin yaklaşık 30 bin oyu var. Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nin kurucularından olan İzol, 20 ve 21. dönemde Urfa milletvekili olarak Meclis’e girdi. AK Parti’nin kuruluşunda da yer alan Zülfikar İzol, 22 ve 23. dönemde Meclis’e girerek dört dönemdir milletvekilliği yapıyor.

AK Parti’nin Urfa milletvekillerinden diğer bir isim ise Eyüp Cenap Gürpınar. Kendisi Siverek bölgesinde itibar gören merhum Şeyh Halit Gürpınar’ın oğlu. Anavatan Partisi’yle başladığı siyasi hayatını bu dönem AK Parti’de devam ettiriyor. Devlet Bakanlığı da yapan Gürpınar’ın Meclis’te dördüncü dönemi.

ZEYDAN: HALKA SAYGIMIZIN YANSIMASI

Pinyaniş aşiretinden Zeydanlar, Hakkâri merkez, Yüksekova ve Van Başkale başta olmak üzere Güneydoğu’nun en önemli aşiretlerinden. Aile, bölgede en az 20 bin kişiye hükmediyor. Zeydan ailesinin siyasetle ilk bağlantısı 50 yıl öncesine dayanıyor. Aileyi Meclis’te temsil eden ilk kişi CHP Milletvekili Ahmet Zeydan. İki dönem CHP, bir dönem de AP’de milletvekilliği yaptı. Zeydan ailesi ikinci vekilini 1991’de Meclis’e gönderdi. Ahmet Zeydan’ın kardeşi Mustafa Zeydan, 26 yıl çalıştığı Hakkâri Yüksekova Belediye Başkanlığı’ndan emekli olduktan sonra iki dönem DYP’den milletvekili seçildi. 3 Kasım seçimlerine bağımsız giren Zeydan, AK Parti’ye geçerek bir dönem daha milletvekilliği yaptı. Zeydan, ailesini bu yıl Meclis’te temsil edecek isim ise Mustafa Zeydan’ın oğlu Rüstem Zeydan.

Geçen dönem Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı olan Dr. Rüstem Zeydan, 22 Temmuz seçimlerine babasının aday olmayarak kendisine yol açtığını, görevi ondan devraldığını söylüyor. Aşiretlerin seçilmek için tek sebep olarak gösterilmemesi gerektiğine dikkat çeken Zeydan, ailesinin Meclis’te çoğu dönem temsil edilmelerini şöyle açıklıyor: “Halkın değer yargılarını önemseyen, ortak yaşama saygı gösteren bir aile olduğumuz için, halkın teveccühüne her dönem mazhar olduk.” Ayrıca Zeydan ailesinin ortanca kardeşi Osman Zeydan’ın oğlu Necip Zeydan da DP’den aday oldu; ancak partisi barajı aşamadı.

BİTLİS’TEN GAYDALI YOK, ERGEZEN VAR

Bitlis bölgesinin etkin ailelerinden biri İnan ailesi. Bölgede Hizan Şeyhleri olarak tanınıyor. Kökü Nakşi-Halidi Şeyhi Sıbgatullah Arvasi’ye dayanıyor. Ailenin Meclis’teki ilk temsilcisi Evlad-ı Resul diye bilinen Şeyh Selahattin İnan. Kendisi DP Bitlis milletvekili olduğu için Yassıada’ya gönderilen vekiller arasındaydı. Selahattin İnan’ın iki oğlu da parlamentoya girerek babalarından devraldıkları siyasi vazifeyi devam ettirdi. Zeynel Abidin Gaydalı, AP’de uzun yıllar vekillik yaptı. Ayrıca eski AP’li ve ANAP’lı Kamran İnan da Selahattin İnan’ın diğer oğlu. İnan, aileyi dört dönem Meclis’te temsil etti. Enerji ve Devlet Bakanı olarak parlamentoda görev aldı.

İnan ailesinden son temsilci Zeynel Abidin Gaydalı’nın oğlu Edip Safter Gaydalı. Anavatan Partisi eski Genel Başkan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Gaydalı, bu seçimlerde CHP’den aday oldu; ancak milletvekili seçilemedi. Gaydalı ailesinden sonra adı Bitlis’le anılan ailelerden biri Ergezenler. Bayındırlık ve İskân eski bakanı Zeki Ergezen’le adını duyuran aile, beş dönemdir Meclis’te. Ergezen’in Bitlis’deki oy oranının yüksekliği ise hem çevresi hem de bölgedeki çalışmalarıyla doğru orantılı.

BUCAKLAR DA YOK, ENSARİLER DE

Diyarbakır denildiğinde akla ilk gelen aile Ensarioğulları. Aile şimdiye kadar Meclis’e iki vekil gönderdi. Abdüllatif Ensarioğlu ve Mehmet Salim Ensarioğlu. Babaları ise Şeyh Abdurrezzak Ensarioğlu. Ailenin siyasetle ilk bağlantısı 1946 döneminde baba Abdurrezzak Bey’in DP’de ilçe başkanı olarak görev yapmasıyla başlıyor. 70’li yıllardan beri AP çizgisinde olan aileyi Meclis’te dört dönem büyük oğlu Abdüllatif Ensarioğlu temsil etti. Ailenin diğer oğlu Mehmet Salim Ensarioğlu da DYP’de bakan olarak görev aldı. Meclis’e yıllardır vekil gönderen Ensarioğulları bu yıl DP barajı aşamayınca parlamentoya giremedi.

Meclis’e dönem dönem vekil gönderen diğer bir aile de Bucaklar. Köken olarak Diyarbakırlı olan Bucak aşireti, DP zamanından beri vekil çıkarıyor. Susurluk skandalıyla anılan Sedat Edip Bucak, ailenin Meclis’teki son temsilcisiydi. Bu yılki seçimlerde DP’den aday olan Bucak, partisi baraj altında kalınca Meclis’e giremedi. Bucak ailesinden bir diğer siyasi isim de Sedat Bucak’ın amcası Mehmet Celal Bucak. AP’de iki dönem vekillik yapan Celal Bucak’ın ölümünden sonra aşiretin başına Sedat Bucak geçti.

KARADENİZ’İN YILMAZLARI, DOĞU’NUN FIRATLARI

Karadeniz Bölgesi’nin Meclis’teki aile temsilcileri Akçallar. Aile Meclis’e şimdiye kadar iki bakan bir de başbakan gönderdi. Soyadları Akçal olsa da Türkiye Akçal ailesini Mesut Yılmaz’la tanıdı. Yılmaz’ın baba tarafı Demokrat Partili. Amcası İzzet Akçal, DP’de Devlet Bakanlığı yaptı. Ailenin ikinci bakanı ise Akçal’ın oğlu Erol Akçal. AP’den Rize milletvekili olan Akçal, 12 Mart dönemi Nihat Erim Hükümeti’nde Turizm Bakanı oldu. Mesut Yılmaz’ın siyasete atılmasında da kuzeni Erol Akçal’ın büyük rolü var. Daha önce bakan ve başbakan olarak görev yapan Yılmaz, bu yılki seçimlere bağımsız katılarak tekrar Meclis’e girmeyi başardı.

TBMM’ye çoğu dönem milletvekili gönderen ailelerin başında Fırat ailesi de geliyor. Aile şimdiye kadar beş milletvekili çıkardı. Son olarak Meclis’e gönderdiği isim AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat. Fırat ailesi ilk olarak 1920’li yıllarda Meclis’e girdi. Fırat’ın dedesi Hacı Bedir Ağa birinci ve ikinci dönem Malatya, üçüncü dönem Kars milletvekili. Amcası Hüseyin Fehmi Fırat ise üç dönem milletvekilliği ve DP Genel İdare Kurulu Üyeliği yaptı. Ailenin Meclis’e gönderdiği üçüncü isim M. Sırrı Turanlı. 1957-1960 yıllarında Adıyaman milletvekilliği yapan Turanlı, Fırat’ın dayısı. Diğer dayısı Ali Avni Turanlı da 1963-1973 dönemi Adıyaman milletvekili olmuştu.

İNÖNÜLER, MENDERESLER, ÖZALLAR UNUTULDU

Aslı Bitlis’e dayanan; fakat Malatyalı olarak tanınan İnönü ailesinin adı ilk olarak Mustafa İsmet İnönü ile duyuldu. Milletvekilliği, Başbakanlık gibi önemli görevlerde temsil etti aileyi. Ardından Çankaya Köşkü’ne çıktı ikinci cumhurbaşkanı sıfatıyla. Babasının ölümünden 10 yıl sonra siyasete atılan Erdal İnönü ailenin ikinci temsilcisi olarak yer aldı parlamentoda. Parti genel başkanlığı, başbakan yardımcılığı, devlet ve dışişleri bakanlığı görevlerinde bulundu. Ailenin Meclis’teki son kuşak vekili ise geçen dönemki CHP Ankara milletvekili Ayşe Gülsün Bilgehan Toker’di. İsmet İnönü’nün torunu olan Gülsün Hanım, CHP’nin 22 Temmuz seçimlerindeki başarısızlığı sebebiyle bu dönem parlamentoya giremedi, böylece İnönü’lerin de Meclis’teki temsili sona ermiş oldu.

Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen adından her dönem söz ettiren Menderes ailesi de bu dönem Meclis’te yok. Menderesler, şimdiye kadar dört vekil gönderdi parlamentoya. Ailenin eski Başbakan ve DP’nin kurucusu Aydın Menderes’le başlayan siyasi hayatını üç oğul Menderes devam ettirdi. Yüksel Menderes 2. ve 3. dönem, Mutlu Menderes ise 4. ve 5. dönem Aydın milletvekili olarak girdi parlamentoya. Ailenin son vekili Aydın Menderes olmuştu. 1977 yılında Adalet Partisi Konya milletvekili olarak Meclis’e giren Menderes, Refah Partisi ve Fazilet Partisi’nden İstanbul milletvekili seçildi. 2002 seçimlerinde DYP’den aday olan Menderes, partinin baraj altında kalmasıyla giremedi parlamentoya. AK Parti’den siyasete girebileceği yönünde kulisler yapılsa da Aydın Menderes bu dönem tercihini siyaset dışı kalmaktan yana kullandı.

Yakın geçmişe damgasını vuran diğer bir aile ise Özallar. Ailenin üç oğlu Korkut, Yusuf Bozkurt ve Turgut Özal, siyaset hayatının önemli isimlerinden. Ağabey Korkut Özal, aileden siyasete atılan ilk kişi. 1973 ve 1977 seçimlerinde Milli Selamet Partisi’nden Erzurum milletvekili oldu. Demirel hükümeti döneminde Tarım ve İçişleri Bakanlığı yaptı. 1980’li yıllarda siyasete atılan Turgut Özal, ailenin siyasetteki en etkin ismiydi. 1983’te Anavatan Partisi’ni kuran Özal, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığı yaptı. Ailenin en küçük oğlu Yusuf Bozkurt Özal da ağabeyi Turgut Özal’ın ısrarıyla ANAP Malatya Milletvekili olarak siyasete girdi. Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal ise seçimlere bağımsız girerek 21. dönem Malatya milletvekili oldu. Özal ailesinin siyasete atılan diğer akrabaları ise Hüsnü Doğan ve İbrahim Özal. Geçen dönem Meclis’te yer alan İbrahim Özal, bu kez liste dışı kaldı ve parlamentoda yer almadı.

Aksiyon

http://www.moralhaber.net/22921_Meclis-te-babalar-ogullar-asiret-reisleri.htm

Saturday, February 21, 2009

Köylüyü yatalak bırakan askerler ‘Ayağına ateş ettik’ deyince kurtuldu

21/02/2009

Tunceli’de bir köylü vuran askerler ‘Terörist sandık, ayağına ateş ettik’ deyince davadan kurtuldu.Ancak ağır yaralanan köylü yatalak olmuştu



İSMAİL SAYMAZ
İSTANBUL - Tunceli’de iki yıl önce, akşamüzeri ellerinde fenerle komşularının evinden çıkan Hıdır ve Seydali Taydaş kardeşleri ‘terörist’ sanıp ateş eden altı asker hakkında 1.5 yıldır süren soruşturma takipsizlikle sonuçlandı. Askeri savcılığa göre iki kardeş, ‘askere ulaşan istihbarata uyumlu şekilde’, yani şüpheli davranıyorlardı. Askerler de iki kardeşin ayaklarını hedef almışlardı. Oysa iki kardeşin iddiasına göre, ellerinde fener vardı. Üstelik ‘Dur’ ihtarında bulunulmamıştı. Sadece ayaklarına ateş edilseydi, Hıdır Taydaş yatalak kalmazdı...
Elazığ Kara Kuvvetleri Komutanlığı 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı’nın yürüttüğü soruşturma evrakına göre 3 Ekim 2007’de altı kişilik özel tim ekibi, iki ‘terörist’ geleceği ihbar edilen Tunceli’ye bağlı Mazgirt İlçesi Koyunuşağı Köyü Gölek Mezrası’nda Mehmet Bulut’un evi önünde önlem aldı. Saat 20.00’ye doğru iki kişi eve girdi. Beş dakika kalıp çıktılar. İddiaya göre ‘Dur’ ihtarında bulunulan şüpheliler durmayınca uyarı ateşi açıldı. Şüphelilerden biri kaçmaya çalışınca önlerine ve ayaklarına doğru ateş edildi. Kaçanlar “Bizler köylüyüz” diye bağırınca ateş kesildi; ağır yaralı Hıdır Taydaş hastaneye kaldırıldı.
Askerin savunması böyleyken, 49 yaşındaki Hıdır ve 36 yaşındaki Seydali Taydaş kardeşlerin iddiası farklı. Onlara göre el fenerleriyle komşularının evinden çıktıklarında üzerlerine kurşun yağdırıldı. İddiaya göre, ‘Dur’ diyen olmamıştı. Seydali Taydaş’ın iddiasına göre, askere “Neden ihtarda bulunmadan ateş ettiniz?” diye sorunca, “Sizi terörist sandık” yanıtını almıştı.
Taydaşların avukatı Barış Yıldırım altı asker hakkında Mazgit Cumhuriyet Savcılığı’nda ‘kasten adam yaralama’ iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Mazgirt Savcılığı görevsizlik kararı verip dosyayı askeri savcılığa gönderdi. Elazığ Kara Kuvvetleri Komutanlığı 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı soruşturmasını 31 Aralık 2008’de tamamlandı ve altı asker hakkında ‘kovuşturmaya yer olmadığına’ karar verdi. Savcılığa göre iki kardeş şüpheli davranmış ve ‘terörist’ sanılmışlardı.
Avukat Yıldırım, Malatya 2. Ordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi’ne itiraz etti. Yıldırım, itiraz dilekçesinde, şüpheliler hakkında insan öldürmeye teşebbüs etmekten dava açılması gerektiğini belirterek, şöyle dedi: “Mermilerden biri müvekkilin omurilik bölgesinde bulunuyor. Bacaklarındaki kemiklerin parçalanması sebebiyle yürüyemediği gibi kollarını da kullanamıyor. Yatağa mahkûm yaşıyor. Sadece ayaklara ateş edilmiş olsaydı sağ ve sol koluyla omzuna mermi isabet etmezdi. Ve komşuları Mahmut Bulut’un evinin çatısı ile duvarlarında çok sayıda mermi deliği bulunmazdı.”


http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=922780&Date=21.02.2009&CategoryID=77