Wednesday, December 7, 2011

bdp şike



http://www2.tbmm.gov.tr/d24/2/2-0138.pdf

Sunday, February 14, 2010

Özgür Sevgi Göral

Özgür Sevgi Göral
http://ytu.yurttas.tv/


Liderler 'tartışın' dedi ama YTÜ kapıyı gösterdi

Erdoğan ve Gül'ün yeni akademik yıl nedeniyle 'tartışın' mesajı verdiği Yıldız Teknik Üniversitesi, Kürt sorununa ilişkin görüşlerini açıklayan Göral'ı hak ettiği kadroya atamadı



UMAY AKTAŞ SALMAN

İSTANBUL - Başbakan Tayyip Erdoğan’la Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün yeni akademik yılın başlaması nedeniyle düzenlenen törende ‘ifade özgürlüğü’ne vurgu yaparak ‘tartışın’ mesajı verdiği Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ), Kürt sorununun ele alındığı bir televizyon programına katılan sözleşmeli öğretim görevlisi Özgür Sevgi Göral’ı görüşlerinden ötürü, hak ettiği atamaya ‘layık’ bulmadı. Ataması, ‘öğrencilere Atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilinci, milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici irade gücü kazandırmayacağı’ gerekçesiyle yapılmayan Göral, o programda “Kürt sorunu ciddi bir ezilmişliğin sonucudur. Polisler tarafından Kızıltepe’de öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz da bu ülkenin eşit yurttaşıdır” demişti.
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden mezun olan Göral, yüksek lisansını Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri Enstitüsü’nde tamamladı ve burada araştırma görevlisi oldu. Daha sonra Paris’teki Ecole des Hautes Etudes en Sciences Sociales’de (EHESS) tarih doktorasına başladı. İki yıl sonra Türkiye’ye döndü ve 2006 yılında YTÜ Fen Edebiyat Fakültesi’ndeki İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü’nde sözleşmeli olarak ders vermeye başladı.

CHP’li Öymeni’i eleştirdi
Geçen ekimde okulda öğretim üyesi kadrosu açıldı. Göral, 13 Kasım 2008’deki sınavı geçti ve atanmaya hak kazandı. Ancak akademik hayatı sekiz gün sonra, bir özel TV’de Kürt sorununun tartışıldığı programa katılınca altüst oldu. Programın konukları arasında yer alan CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen’le tartışan Göral, şunları anlattı:
“Öymen, Kürt sorununun dış mihraklarca yaratıldığını söyledi. Ben bunların eski düşünceler olduğunu, hiçbir dış mihrakın, ortada bir sorun olmadan sorun çıkaramayacağını söyledim. Ciddi bir ezilmişliğin sonucu olarak Kürt sorunun çıktığını belirttim. Öymen, programda DTP’li Hasip Kaplan’a ‘PKK’yı terör örgütü olarak kabul ediyor musunuz, etmiyor musunuz’ diye sıkıştırıyordu. Ben de DTP’nin 3 milyon oyu terörist demediği için aldığını, artık bunun üzerinden konuşmak gerektiğini söyledim. Toplumsal mesele olarak kabul edip, sebeplerini konuşmak gerektiğini söyledim. Kızıltepe’de öldürülen 12 yaşındaki Uğur Kaymaz’ın da bu ülkenin eşit yurttaşı olduğunu anlattım.”
Programdan sonra, bir üniversite yönetisi arayıp hakkında İstanbul Emniyeti’nden dosya geldiğini söyledi. Daha sonra da ataması yapılmadı. Bunun üzerine Göral, 30 Mart 2009’da üniversite yönetimine bir dilekçe verdi. Dilekçesine yanıt gelmeyince geçen temmuzda İstanbul 10. İdare Mahkemesi’ne yürütmeyi durdurma talebiyle dava açtı.
YTÜ mahkemeye gönderdiği savunmada Göral’ın ‘o programdaki beyanları nedeniyle ders anlatamayacağını ve kadroya layık olmadığı’nı öne sürdü. Üniversite bu savunmasını 687 sayılı Devlet Memurları Kanunu’yla 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanunu’na dayandırıyordu.
YTÜ, 687 sayılı kanunun “Devlet memurları hiçbir şekilde siyasi ve ideolojik amaçlı beyanda ve eylemde bulunamaz ve bu eylemlere katılamazlar” dediğini anımsatırken Yükseköğretim Kanu’nun 4. maddesinin ‘yükseköğretimin amacı öğrencilere Atatürk inkılapları ve ilkeleri doğrultusunda Atatürk milliyetçiliğine bağlı hizmet bilinciyle milli birlik ve beraberliği kuvvetlendirici ruh ve irade gücü kazandırmaktır’ hükmünü içerdiğini belirtti.
Üniversite ayrıca ‘sınava giren diğer üç adayın beceri ve yeteneklerinin yeteri kadar iyi değerlendirilmediği ve sınav komisyonunun subjektif karar verdiği’ yönündeki tespit nedeniyle de Göral’ın atamasının yapılmadığını belirtiyordu.
Göral’ın yürütmeyi durdurma talebini mahkeme reddetti. Avukatı aracılğıyla karara itiraz eden Göral, buradan da bir sonuç alamazsa konuyu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyacağını söyledi.

Gül ve Erdoğan’dan özgürlükçü mesajlar

Özgür Sevgi Göral’ın düşüncelerini açıkladığı için kadrosunun engellendiği Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) yeni akademik yılın başlaması nedeniyle dün tören vardı. Törene katılan Başbakan Tayyip Erdoğan, düşünce ifade özgürlüğüne vurgu yaptı: “Farklı düşünceler zenginliktir. Bunlar tartışılarak, çatıştırılarak, müzakere edilerek ‘hakikat güneşi’ bulunur. Tek sesliliği, tek renkliliği, tek tipi dayatanların, ülkemize de insanımıza da eğitim kalitemize de ne kadar büyük zarar verdiklerini ne yazık ki gördük. Tam tersine biz diyoruz ki ‘bu ülkenin her bir vatandaşı birinci sınıf vatandaştır. Rengi ne olursa olsun, düşüncesi ne olursa olsun birinci sınıftır’”.
Yeni akademik yılın başlaması nedeniyle YTÜ Rektörü Prof. Dr. İsmail Yüksek’e bir mesajı gönderen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de üniversitelerin yeni fikirlerin yeşermesine ve tartışılmasına imkân sağlamasının büyük önem taşıdığını kaydetti. Cumhubaşkanı Gül mesajında şunları söyledi:
“Toplumdan kopuk, gelişmelerden uzak bir üniversitenin işlevlerini yerine getirmesi mümkün değildir. Ülke meseleleri konusunda fikir ve çözüm üretmek de üniversitelerin görevleri arasında yer almaktadır. Ancak üniversitelerin bunu yaparken siyasallaşmamaları büyük önem taşımaktadır.”

Üniversiteler demokratik açılıma kapalı

Türkiye ‘demokratik açılım’ı tartışır, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan her fırsatta herkesin fikrini söylemesi gerektiğini belirtirken, üniversitelerde aksi yaşanıyor. Özgür Sevgi Göral’ın başına gelenler tek örnek değil. Marmara Üniversitesi (MÜ) AB Enstitüsü’nde ‘Çoğunluk İktidarı ve Azınlık Hakları Direnişi: Türkiye’de Kürtçe Dil Hakları’ konulu doktora tezi hazırlayan akademisyen Nesrin Uçarlar geçen temmuzda üniversite yönetimince bölücülükle suçlandı ve seviye durdurma cezası verildi. YÖK, cezasının kaldırılmasını istediyse de sonuç değişmedi. Uçurlar’ın çilesi bununla da bitmedi tez danışmanı Prof. Dr. Günay Göksu Özdoğan tarafından tezini anlatması için çağrıldığı MÜ Haluk Ulman Salonu’ndaki konferansta, polis de hazır bulundu.

‘Resmi tezli’ yurtdışı bursu
Yine MÜ’de, geçen yıl yurtdışına burslu gitme koşulu olarak öğrencilere, dış politika konularında ‘devlet tezleri kursu’ dayatılmıştı. Dört günlük eğitimde, yurtdışına gidecek 150 öğrenciye Pontus, Kürt, Ermeni ve Kıbrıs sorunlarına ilişkin resmi tezleri anlatılmıştı. Eğitimlere katılmayanların yurtdışına gidemeyecekleri bildirilmişti.
Gazi Üniversitesi Rektörü Rıza Ayhan da önceki gün üniversitenin akademik yılı açılışında yaptığı konuşmada Kürtçe eğitim ve öğretime karşı çıkarak, “Anayasamızın amir hükümlerine rağmen bazıları üniversitelerde anadilde eğitim ve öğretimden bahsetmekte ve bunu demokrasinin vazgeçilmez unsuru olarak olarak değerlendirmekte” demişti.

http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetay&ArticleID=958179&Date=08.10.2009&CategoryID=77

Sunday, January 10, 2010

JİTEM Cinayetleri Daha da Karıştı

Mustafa Deniz'in, 2009'a kadar Jandarma'da çalıştığını açıklanması, esrarengiz cinayetleri daha da karmaşık hale getirdi.
JİTEM kurucularından Binbaşı Cem Ersever'in sağ kolu olan itirafçı Mustafa Deniz'in, 18 Mart 2009'a kadar Jandarma'da çalıştığının açıklanması esrarengiz cinayetler zincirini daha da karmaşık hale getirdi.

1 Kasım 1993'de Ankara'nın Polatlı ilçesinde bir ceset bulunmuş ve bu cesedin Deniz'e ait olduğu açıklanmış, kardeşi tarafından da teşhis edilmişti..

Ancak 17 yıl sonra Jandarma Genel Komutanlığının, Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazı durumu değiştirdi. Hakim Albay Gazi Koçer imzasıyla gönderilen yazıda, Mustafa Deniz'in Jandarma İstihbarat Komutanlığı bünyesinde, 12 Nisan 1992 ile 18 Mart 2009 arasında memur olarak çalıştığı vurgulanıyor.

GÖZLERİ BAĞLANIP İKİ KURŞUN

Binbaşı Ersever ile Mustafa Deniz ve Ersever ile birlikte çalışan Neval Boz'un cesetleri 1 Kasım 1993 günü Ankara yakınlarında üç ayrı noktada bulunmuştu. Deniz'in ölümüne ilişkin tutanağı dönemin Ankara DGM Savcısı Kemal Ayhan düzenledi. "Olay 2" başlığıyla yer alan tutanakta şöyle denildi:

"1 Kasım 1993 günü saat 16.00 sıralarında Ankara Polatlı İlçesi Alçı Köyü Kayabaşı mevkiinde kimliği tespit edilemeyen ve ateşli silahla gözleri ve elleri önden bağlı vaziyette vurulmuş bir erkek cesedi bulunmuş, cesedin 35-40 yaşlarında, 1.70 cm boyunda 65 kg ağırlığında, siyah bıyıklı, koyu kumral saçlı, esmer tenli olduğu görülmüştür. Başın sağ tarafında ve sağ göz üzerinde kurşun izi vardır. Şahsın üzerinden bir miktar madeni para, bir adet belediye otobüs bileti ve gözlükten başka kimliğini belirleyecek eşya çıkmamış, olay yerinde 38 kalibre mermi çekirdeği bulunmuştur''

KARDEŞİ TEŞHİS ETTİ

Ceset hastane morguna kaldırılırken, aynı günlerde Polatlı Cumhuriyet Başsavcılığı'na müracaat eden Mehmet Deniz adlı Ağrı doğumlu bir kişi, hastanedeki cesedin kardeşi olduğunu belirterek teşhis etti. Mehmet Deniz ifadesinde, kardeşinin PKK'ye katıldığını 6 yıl sonra ayrılıp, pişmanlık yasasından yararlandığını söyledi ve 6 ay cezaevinde kaldıktan sonra devlete hizmete başladığını anlattı. Ceset de Manisa'da oturan Mehmet Deniz'e teslim edildi.

ÜÇ İHTİMAL VAR


Bu karmaşa Mustafa Deniz olayında üç ihtimali gündeme getirdi. İlk ihtimal zayıf olmakla birlikte Mustafa Deniz'in yaşadığı ve başka bir cesedin gömüldüğü biçiminde... Ancak, 17 yıldır bu durumun ortaya çıkmaması zor görünüyor. Kardeşinin yanılış teşhis yapabileceği de düşünülmüyor.

İkinci ihtimal ise aynı isimle jandarmada çalışan ikinci bir personel vardı ve bu durum karmaşaya yol açtı. Üçüncü ihtimal de, Mustafa Deniz öldüğü halde personel kaydından düşülmedi ve evrak üzerinde kaydı devam ettirildi. Mustafa Deniz olayı karmaşık hale gelirken, daha önce Yüksekova çetesi olayına adı karışan İtirafçı Kahraman Bilgiç'in de öldüğü açıklanmış ancak daha sonra yaşadığı ortaya çıkmıştı.

http://www.haberdiyarbakir.com/news_detail.php?id=29449

Emekli Yüzbaşı'dan Şok İtiraflar

Eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu, 1996’da Şırnak'ta korucuların nasıl katledildiğini itiraf etti...
Eski Jandarma Kıdemli Yüzbaşı Özcan Tozlu, 1996'da Şırnak'ın Güçlükonak ilçesindeki 11 korucuyu, dönemin Akçay Piyade Tugay Komutanı S.U.'nun emriyle, Muhabere Arama Kurtarma (MAK) timlerinin gözetiminde, 7 korucunun katlettiğini ileri sürdü.

Saldırıyı yapan korucu A.Ö. ve ekibinin iş için 50 bin dolar aldığını iddia eden Tozlu, sonra olayın PKK'nin üzerine atıldığını kaydetti.

A.Ö. ve ve ekibinin birçok faili meçhul olayda kullanıldığını, halen de kullanılmakta olduğunu iddia eden Tozlu, bu korucuların, Tugay'dan kelle başına para alarak infaz yapan tim olarak bilindiğini iddia etti.

Katliamın içyüzünü MİT'le yaptıkları ortak çalışmada ortaya çıkardıklarını, raporun MİT'te olduğunu savunan Tozlu, olayı ortaya çıkarmalarının ardından öldürülmek istendiğini söyledi.

Tozlu “Şırnak, Cizre, Milli karakol bölgesi, Mardin ve Eruh yolu üzerinde, şahsıma pusu yöntemi ve mayınla suikast düzenlendiler. Bunlardan MİT vasıtasıyla haberdar oldum ve kurtuldum. Daha sonra MİT'e sığındım. MİT'le yaptığımız çalışmada, suikast girişimlerinin köy korucularına yaptırıldığını belirledik. Özür dileyerek, yanlışlıkla PKK yerine bana pusu attıklarını belirttiler” dedi. Tozlu, tehdit aldığı dönemde, Diyarbakır JİTEM bölge komutanı ve hocası Abdülkerim Kırca'nın kendisine koruma vermek istediğini de söyledi

Thursday, December 31, 2009

İstanbul Kürt Enstitüsü Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı ve Azadiya Welat gazetesinin yazarı olan Sami Tan’ın iki Kürtçe gramer kitabı bulunuyor.


Kaç lehçesi var, edebî geçmişi ne, hangi harfler gırtlak marifeti istiyor? TRT?Şeş’te neden ısrarla haber kelimesinin karşılığı olan ‘nûçe’ yerine ‘küfür etmek’ manasındaki ‘xeber’ kullanılıyor??Kürtçe’den Türkçe’ye ‘chicken translation’ nasıl olur? ‘Bilinmeyen dil’e giriş için Kürt dilbilimci Sami Tan’dan ilk dersi aldık...

Hakikaten hayırlı olsun! 2009 yılına TRT’nin Kürtçe yayın yapan yeni kanalı TRT 6’yla girdik. Girer girmez de yepyeni bir tartışmaya yelken açtık. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, kanalın açılışında Kürtçe dublaj ve Türkçe altyazıyla verilen konuşmasının sonunda Kürtçe “TRT şeş bi xêr be” dedi. Başbakan “TRT 6 hayırlı olsun” demek istiyordu ama aslında diyememişti. Bununla kalsa gene iyiydi ama asıl skandal ertesi gün patlak verdi. Gazeteleri açan Kürt vatandaşlar, ilk Kürtçe devlet kanalı TRT 6’yla ilgili haberleri okurken kahkahalara boğuldular. Başbakan Erdoğan’ın jest cümlesini manşetlerine taşıyan gazetelerin hiçbirinde bu cümle doğru yazılmamış, üstelik bazı kelimeler arka arkaya dizilerek tuhaf anlamlar ortaya saçılmıştı.
Doğrusu ‘Li ser xêrê be’ olan cümleyi Hürriyet ve Milliyet ‘Bê xerbe’ yazmıştı, bu ‘Hayırsız olsun’ demekti. Sabah ‘Serx erebe’ demişti, serx diye bir kelime yoktu, ‘Ser erebe’ ise ‘Araba kafalı’ demekti. Radikal ‘Bi xwêr be’ şeklinde yazdı, xwêr diye bir kelime yoktu, ‘xwê’ tuz demekti, ‘Tuzlu olsun’ anlamı çıkabilirdi! Akşam ‘Bi heyr be’ yazmıştı, heyr Arapça telaffuza uydurulmuş bir kelimeydi. Yeni Şafak ‘Bı heyr be’ yazmıştı, bı ‘bi’nin okunuş şekliydi. Başlıklar çeşitli, doğru tek, isabet yoktu. Bütün bu olup bitenler TBMM’nin, tutanaklarında Kürtçe için ‘bilinmeyen dil’ demesini de haklı çıkardı.
Madem devlet eliyle bu meçhul sözlükle ‘tanışma’ operasyonu yürütülüyor, evvelini ahirini öğrenmeye bir an önce başlayalım dedik. İstanbul Kürt Enstitüsü Derneği’nin Yönetim Kurulu Başkanı, Azadiya Welat gazetesinin yazarı ve pek çok Kürtçe dil tebliğinin mimarı olan Kürt dilbilimci Sami Tan’la işin ABC’sinden başladık.

Baştan başlayalım. Kürtçe nedir?
Ortadoğu coğrafyasında kimine göre 40, kimine göre 30 milyon insanın binlerce yıldır konuştuğu, kendine özgü bir grameri ve fonetiği olan bir dildir. Hint-Avrupa dil ailesinin İrani dilleri içinde yer alıyor. Kürtçe’ye yakın diller Farsça, Belucice, Peştuca... Özellikle sözcük bağlamında Kürtçe’yle çok yakın ilişkileri olan diller bunlar. Bizden çok önce hem Avrupa’daki gezginler, hem diğer dilbilimciler bunu ortaya koymuşlar. Kürtler de kendileri bu alanda ciddi araştırmalar yapmışlardır. En önemlisi Kürtçe, edebiyatı ve tarihsel geçmişi olan bir dildir.

Nasıl bir edebiyat geleneği bu, neler var içinde?
İlk Kürtçe belge 7. yüzyılda bulunmuş ve İslam ordularının Kürtlere yaptığı zulmün anlatıldığı bir şiir. 11. yüzyılda yaşamış olan Baba Tahirê Hemedanî var sonra, ilk Kürt şairi sayılan. 15. yüzyıldan bu yana Elî Herîrî’yle (Ali Hariri) başlayan bir divan edebiyatı var. Onun sonrasında, 16. yüzyılda Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran, Melayê Bateyî, Ehmedê Xanî var. Bunlar medreselerde yetişmiş, o dönemki Kürt beyliklerinin âlimleri. Zaman zaman Mısır’a kadar gidip okuyan ilk Kürt aydınları. O dönemde din dışı bir eğitim olmadığı için daha çok dinsel konuları ele alan ama zaman zaman doğa ve insan sevgisini, aşkı da işleyen eserler yazmışlar. 19. yüzyıldan sonra gazeteler var. İlk Kürt gazetesi Kürdistan, 1898’de Kahire’de çıkıyor.

Kaç lehçe var?
Bu konuyu ilk işleyen, Kürtlerin ilk tarih kitabı ‘Şerefname’, 1597’de Şerefxanê Bedlîsî yazmış. Burada dört lehçeden bahsediliyor. Kurmancî, en yaygın kullanılan lehçe. Türkiye’deki Kürtler’in yüzde 80’ine yakını, Kafkasya ve Suriye Kürtleri’nin tamamı, İran’da Maku’dan Urmiye’ye kadar uzanan bölgede, Irak’ta Behdinan bölgesinde yaşayan Kürtler bu lehçede konuşur. İkinci büyük lehçe merkezi Süleymaniye olan, Irak ve İran’daki Kürtler’in bir bölümünün konuştuğu Soranî. Temel fark, Kurmancî’de cinsiyet yani eril-dişil kelimeler var, Soranî’de yok. Üçüncüsü Türkiye’de Zazaca olarak bilinen Kirmanckî. Dördüncüsü İran-Irak sınırı, Kerkük, Halepçe’de konuşulan Goranî. Bir de İran’da daha çok konuşulan Lorî ya da Feylî lehçesi var. Kürtçe tarihsel olarak iki temel kola ayrılacaksa Kurmancî’yle Soranî, Zazaca’yla Goranî diye ayırmak gerekir. Birbiriyle alışverişi olmayan lehçeler yabancılaşabiliyor, ses değişimleri oluyor. Son yıllarda TV’ler birleştirici oldu. Daha önce de Tahran Radyosu, Erivan Radyosu, Bağdat Radyosu bu işlevi görürdü. Birçok insan, imkânları zorlayıp transistörlü bir radyo alarak bu dili sürdürmeye çalıştı.
Dile yönelik çalışmalar hep var mı? Baskı ve yasaklamalar yüzünden duraklamalar ne kadar hissediliyor?
Özellikle Cumhuriyet sonrası, 1940’lara kadar hiçbir çalışma yapılamamış. Aslında 20. yüzyıl başında Kürt aydınlarının en önemli merkezi İstanbul. Çıkan dergilerin, derneklerin, örgütlenme faaliyetlerinin hepsi İstanbul merkezli yürütülüyor. Mesela 1921’de ilk defa Kürtçe’yi öğretmeye yönelik bir çalışma var. Üstelik hem Kurmancî hem de Soranî lehçelerini veriyor. Arap harfleriyle yazılmış ilk Kürtçe öğretme kitabı ‘Hînkerê Zimanê Kurdî’den söz ediyorum. Türkiye Cumhuriyeti kurulup Kürtlerin varlığı tamamen inkâr edilince ve Kürtçe tamamen yasaklanınca o aydınların bir kısmı Irak’a dönüp Süleymaniye’de Soranî çalışmalar yapıyor. Bir kısmı da Fransız mandası altındaki Şam’da Kurmancî çalışmalar sürdürüyor. Cizre Beyi Bedir-Xan Bey’in ailesi önemli mesela. Çocukları Kürdistan gazetesini, torunları ‘Hawar’ (İmdat) dergisini çıkarıyorlar. Bu dergi ilk defa Kürtçe’yi Latin alfabesiyle kullanıyor. Aslında Latin alfabesinin Kürtçe’ye uyarlanması ilk defa Ermenistan’da oluyor ancak bu alfabe Celadet Bedirxan alfabesi kadar yaygınlaşmıyor. ‘Hawar’ dergisi Kürt dili açısından bir milat kabul edilir. Bu dergide birçok Kürt aydını yetişiyor, ünlü şair Cegerxwin gibi. 1930’ların başından söz ediyoruz. Qedrîcan öykü alanında, Osman Sebrî araştırma alanında çok ürün veriyor.

X, q, w, ê, Türkçe’ye yabancı harfler. Î ve û’ya yabancı değiliz ama onlar da bildiğimiz gibi değil. Ne işe yarıyor bu harfler?
Kürtçe’deki u, Türkçe’deki u gibi seslendirilmez, kısa bir ö harfi gibidir. Türkçe’deki u’ya denk gelen û’dur. Ê, e ile i arası bir sestir. Aslında Türkçe’de var ama alfabeye alınmamış. Osmanlıca metinlerde bu harfin sesinin i ile yazıldığını görürsünüz, vermek yerine virmek yazılır mesela. Kürtçe’de ayrımları çok nettir o iki sesin. Aynı net ayrım v ile w arasında da vardır, İngilizce’de olduğu gibi. Bu yüzden Kürtler, Türkçe sözcükleri tam telaffuz edemezler. Çocukken de derslerde çok net anlaşılırdı bizim Kürt olduğumuz. Milletvekili derken v’yi ya çok küt, çok vurgulu söylerdik ya da ‘milletwekili’ gibi yuvarlayarak söylerdik. Biri diş dudak ünsüzü, biri çift dudak ünsüzü. Î’yi i okuruz, i’yi ise ı okuruz. O yüzden ‘bi’ yazılınca bilmeyenler öyle okur ama o ‘bı’ okunur. X gırtlaktan gelen h’dir, Almanca’daki ‘ch’ gibi. X’in böyle okunduğu dillerden biri de sanırım Yunanca. Q, Arapça’daki kaf, kalın k yani, gırtlaktan gelir yine. Bir de j harfi çok fazladır.

Gırtlak marifeti istiyor Kürtçe’yi konuşmak, kolay değil...
Kürtçe’de ses aralığı, o yelpaze geniştir. En derindeki sesten en dil ucundaki sese kadar kullanılır. Ama Türkçe’deki bazı sesleri de Kürtler çıkaramaz, ö sesi mesela. O ses Kürtçe sözcüklerde yok, andıranlar var.

Türk basını bir ‘Hayırlı olsun’ yazamadı Kürtçe. Sanki bilenler de çuvalladı bu konuda. O neden oluyor?
Bilen değil bildiğini söyleyen demek daha doğru olur onlara. Türkçe yazan Kürt basınından arkadaşlarda da rastlıyoruz buna. Hiç gerekli olmadığı yerde şapka koymak gibi hatalar oluyor. Yazdıkları karıştırma değil, öyle sözcük yok. Onu şuradan anlıyoruz. Mesela ‘kan’ anlamına gelen sözcüğün doğrusu ‘xwîn’dir ama bazı yerde ‘xûn’ yazılabilir, çok sınırlı da olsa. Bunun fonetik sebebi var. Û sesinin bazı bölgelerde ‘wî’ sesine yakın telaffuzu var ama o başlıklarda bu olmadı, doğrusunu kimse yazamadı. Hayırlı olsun, ‘Li ser xêrê be’dir. Ama konuşma dilinde baştaki ‘li’ düşebilir, öyle olsaydı başlıklar yine kabul edilebilirdi ama o da değildi ki... Hele de ‘Bi xêr be’, tam Türkçe’den çeviri bir formdur. Bi ‘-lı’ anlamı verir, xêr ‘hayır’ anlamı verir, be de ‘olsun’ anlamında. Bu tam ‘chicken translation’.

TRT 6’yı izlediniz mi?
Bazı fragmanlarını YouTube’dan izleyebildim. Tabii bu da suç oluyor! Gerçi o kanalın kendisi de suç. Hiçbir kanuni altyapısı yok. Yasalar Kürtçe yayına izin vermiyor. Hâlâ söz konusu harflerin kullanılmasına dair yasak kalkmış değil. Başbakan Kürtçe konuşuyor ama bazı belediye başkanları çokdilli belediyecilik istediği için görevden alınıyor, yargılanıyor. Kanalda izlediğim bölümlerde bana çok abes gelen şeyler var tabii. Mesela yer isimlerinin Türkçe kullanılması çok saçma. Kürtler Şanlıurfa’ya Riha, Hakkâri’ye Culemêrg der. Sonra Kürtçe’de haber ‘nûçe’dir. Yıllardır yazı diline yerleşmiş, bütün Kürt televizyonları bunu kullanır. TRT, ‘xeber’ yazıyor. ‘Xeber’ Kürtçe’nin bazı ağızlarında küfür etmek demektir. ‘Nûçe’yi beğenmiyorsanız gene o anlamda kullanılan ‘dengûbas’ var ama ‘xeber’ hiç yok. Türkçe haberin okunuşu benziyor diye yapıyorlar. Reisicumhur diyorlar. Bunu hangi Kürt kullanıyor bilmiyorum, Kürtler buna ‘serokomar’ der. Halk anlasın diye mi ısrar ediliyor? Onun dışında Nilüfer Akbal mesela, anadili Zazaca, Kurmancî’yi bilmiyor, katlediyor konuşurken. Ona Kurmancî program yaptırmak için ciddi eğitim sürecinden geçmesi lazım. Rojin yazı dilini bilmez ama konuşma dilini iyi biliyor, ona program yaptırılabilir. Ben tamamen dil açısından bakıyorum. Bu kanal Kürt diline ne kadar hizmet ediyor ya da hizmet etmek istiyor, ona bakıyorum.

Zihniyet meselesi mi, yoksa cehalet mi var?
Kendilerini ‘bölücü’ kanaldan ayırma zihniyeti var bir yandan, bir de o klasik İslami bakış açısı var. Mesela Tayyip Erdoğan sık sık “En kalbî duygularımla” der, Osmanlıca’ya çok âşık olma durumları var. Onu Kürtçe’ye de transfer etmeye, İslami yönü ağır basan bir Kürtçe literatür oluşturmaya çalışıyorlar. Şunun kabul edilmesi lazım: Bu dilin çok uzun zaman önce oluşmuş standartları var! Kaynaşma olacaksa öyle olmaz.

Nasıl olur?
Hiçbir Kürt, hürriyet kelimesini kullanmaz ‘azadî’ yerine. Kullanacaksa da özgürlük der. ‘Aştî’ kelimesi yerine sulh demez, barış sözünü alır. Arada bir ilişki olacaksa da Osmanlıca’yla değil, Türkçe’yle oluyor. Bu tercihlere saygılı olmak gerekiyor. Yetkililerin, kafalarındaki ‘Vatandaşların günlük yaşamlarında geleneksel olarak kullandığı dil ve lehçeler’ statüsünü terk etmeleri gerekiyor. O televizyonda Kürtler kendi kimlikleriyle yok, Türkiye’nin Kürt kökenli vatandaşları olarak var. Tamam, vatandaş ama kendi ulusal kimliği var. Buna inanmadan olmaz.

Kürt Dili ve Edebiyatı Bölümü açılacak şimdi. Hoca bulmak için Fransa’ya gidileceği söyleniyor, buna gerek var mı sizce?
Hayır, yok. İstiyorlarsa gitsinler tabii ama bu ülkede bu işi yapabilecek potansiyel var. Hem öğretmen olan hem de Kürtçe’yi iyi bilen çok arkadaşımız var. Eserleri toplar, akademik teraziye vurursun, o insanlara çağrı yapar, içlerinden uygun olanını seçersin.
Örneğin Irak’ın Kürdistan bölgesinden öğretim üyesi getirilmesinden bahsediliyor, ancak orada eğitim büyük ölçüde Soranî’dir, buranın ihtiyacına cevap da vermez. Kurmancî’yle ilgili çalışmalar daha çok burada ve Avrupa’da yapılmış, hâlâ da yapılıyor.

umulmadık faydaları
İlk Kürtçe yazılı kaynağı nerede gördünüz? Bulmak kolay mı?
Biz Adıyamanlıyız. Kürt olduğumu çocukken de biliyordum tabii ama kökene merak sonradan uyandı. Ortaokul, lise çağlarında bu merakımdan dolayı, o zaman oturduğumuz Mersin’de herhangi bir halk kütüphanesine gittim, Kürt sözcüğüyle ilgili bir şeyler arıyorum. Karşıma çıkan kitaplar Fahrettin Kırgızoğlu’nun, Nazmi Özgen’in işte ‘Dağda yürürken kart kurt etmiş, oradan gelmiştir’ falan diyen metinleri. Ama tuhaftır ki Kürtçe metinlerin ilkini işte o Nazmi Özgen’in kitabında gördüm. ‘Bölücü yayınlar’ diye veriyor, aynen alıntılıyor. En azından o gazetenin, derginin kapağını görüyorsun, orada Roja, Welat gibi kelimeler görüyorsun. Bir de şöyle bir şey gelişiyor tabii, bunların negatifini alırsam doğrusuna ulaşabilirim!
O her zaman doğru olmamakla beraber insan çocuk aklıyla bile o inkâr politikalarının saçmalığını anlayabiliyor. Bir de benden önce birisi notlar düşmüştü o ilkel kitaplara, doğrusu böyle falan diye. Dolayısıyla çok faydalı oldu.

Size ait olan ilk Kürtçe kitap hangisi?
İlk edindiğim Kürtçe kitap, Ehmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’idir. M. Emin Bozarslan, Latince’ye uyarlamış, o kitabın önsözü Kürtçe yazı dilini öğrenmemde çok yardımcı oldu. Bir de o dönemki yasaklamalara rağmen Boğaziçi Üniversitesi’nde okurken kütüphanede Robert Kolej’den gelip orada kalan bazı Kürtçe kitaplar vardı. Mesela Ehmedê Xanî’nin ‘Mem û Zîn’i yazarken esinlendiği, Kürt destanı ‘Memê Alan’ın yazılı halini ilk orada gördüm.

Klişe başlıklara şablon hizmeti
Yüzde 50’ye varan indirim: Tenzîlata heta ji sedî pêncî
Büyük ikramiye devretti: Îkramiyeya mezin dewr bû
Ekonomik kriz kepenk kapattırıyor: Qeyrana aborî kepengan dide girtin
Tatil dokuz güne uzadı: Betlane dirêj bû, bû neh roj
İMKB yükselişle açıldı: ÎMKB (Borsaya Nirxên Guhêzbar a Stenbolê) bi bilindbûnê vebû
Yağmur yağdı, trafik felç oldu: Baran bariya, trafîk felc bû
Aşk yok, sadece arkadaşız: Evîn nîn e, em bi tenê heval in.
Yüreğinin götürdüğü yere git: Biçe dera ku dilê te, te dibe wir.
İçindeki çocuğa kulak ver: Guh bide zarokê di nava xwe de.
Şok diyet: Beş günde beş kilo: Parêza encamgir: Di pênc rojan de pênc kîlo
Aradığınız kişiye şu an ulaşılamıyor: Kesê ku hûn lê digerin, niha li derveyî xeleka xwegihandinê ye. Xwegihandina kesê/a ku hûn lê digerin, ne pêkan e.
Çağın vebası kanser: Webaya vê serdemê şêrpence
Günde bir kadeh kırmızı şarap kalbi koruyor: Rojê qedehek şaraba sor dil diparêze
Beyaz Saray’ın yeni sakini Obama: Niştecihê nû yê Qesra Spî Obama ye
Katliam gibi kaza: 20 ölü, 50 yaralı: Qezaya wekî tevkujiyê: 20 mirî, 50 birîndar
Aşk her şeyi affeder mi? Evîn her tiştî efû dike?
Varolmanın dayanılmaz hafifliği: Sivikiya xwelibernegir a hebûnê
Batsın böyle töre: Toreya wiha, bila bikeve di binê erdê
Dağdan indirme planı: Plana daxistina ji çiyê
Biri bizi gözetliyor: Yek me raçav dike
Damak tadıma uygun değil: Ne li gorî tehma devê min e
Seni seviyorum: Ez ji te hez dikim
Teşekkür ederim: Spas dikim

‘Çarşaf açılımı’ndan ‘Hamdolsun’a, ‘Özür dilemek’ten ‘Teğet geçmek’e Türkçe-Kürtçe gündem sözlüğü
A
AB kriterleri: Pîvanên YE (Yekîtiya Ewropayê)
ABD’nin ilk siyah başkanı: Yekemîn serokê reşik ê DYA’yê (Dewletên Yekbûyî yên Amerîkayê)
Anadil: Zimanê zikmakî, zimanê dayikê
Anayasa Mahkemesi: Dadgeha Makeqanûnê
Asimilasyon: Pişaftin, asîmîlasyon
Askeri birlik: Yekîneya Leşkerî
Atama: Pêşandin, tayînkirin
Ateşkes: Agirbest
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi: Dadgeha Mafên Mirovan a Ewropayê

B
Banka kredisi: Krêdiya Bankayê
Barış: Aştî
Başbakan: Serokwezîr
Belediye: Şaredarî
Biber gazı: Xaza çavsoj, rondikrêj
Bilinmeyen dil: Zimanê ku nayê zanîn
Bomba: Bombe, narîncok
Bölgesel: Herêmî
Bölmek: Parçekirin,
dabeşkirin

C
Cep telefonu: Telefona destan
Cumhurbaşkanı: Serokomar

Ç
Çarşaf açılımı: Gava pejirandina hêzarê
Çoğulculuk: Pirdengîparêzî, piranîgirî
Çözüm planı: Plana çareseriyê

D
Darbe günlükleri: Rojnivîskên derbeyê
Deniz Feneri: Fanosê Behrê (Zeryayê)
Dernek: Komele
Dinleme: Parskirin
Direniş: Liberxwedan
Doğalgaz: Xaza xwezayî
Dokunulmazlık: Destnedan
Dönem başkanı: Serokê werçerxî
Düşünce suçu: Sûcê hizr û ramanê, sûcê bîr û baweriyê

E
Ekonomik kriz: Qeyrana aborî
Emniyet: Ewlehî
Ergenekon davası: Doza Ergenekonê
Ermeni: Ermenî
Etnik köken: Binyada etnîkî,
nîjadî

F
Füze: Moşek, sarox

G
Gaz bombası: Bombeya xazê, bombeya rondikrêj
Gazete: Rojname
Gol kralı: Şahê golan
Güç: Hêz
Güvenmek: Pêbawerbûn
Güvenlik: Ewlehî

H
Haberler: Nûçe, dengûbas (Kürtçe’de çekim ve büküm yoluyla çoğul olur)
Hak: Maf
Halkı askerlikten soğutmak: Ji leşkeriyê sar kirin
Hamdolsun: Spas ji xwedê re, mala xwedê ava
Hava kirliliği: Qirêjiya hewayê
Hayırlı olsun: Li ser xêrê be
Hegemonya: Serdestî
Hukuk: Hiqûq
Hükümet: Hikûmet

I
Issız Adam: Mirovê Tenha, Mirov Xalî

İ
İddianame: Angaştname, îdianame
İflas: Topavêtin, îflas
İnternet: Înternet
İntifada: Serhildan
İstihbarat: Saloxgerî
İşsizlik: Bêkarî, betalî
İşten çıkarma: Ji kar derxistin

J
Jandarma sınır karakolu: Qereqola cendirmeyan a li ser sînor

K
Kadın kolları: Baskê jinan
Kalkışma: Raperîn
Kapatma: Girtin, dadan
Kara operasyonu: Operasyona bejahî
Kardeşim: Birayê min (erkek kardeş), Xwişka min (kız kardeş)
Katılımcılık: Beşdarîtî
Kimlik: Zanav, nasname (kimlik kartı)
Kök hücre: Şaneya rayekî
Kömür yardımı: Alîkariya bi rejî (komir)
Kredi kartı: Karta krêdiyê
Küçülme: Biçûkbûn
Küresel ısınma: Germbûna gerdûnî
Kürtçe yayın: Weşana bi Kurdî

L
Lider: Rêber, serok

M
Magazin: Magazîn
Mahalle baskısı: Pest û pêkutiya şêniyê taxê
Medeniyetler Çatışması: Lêkdana Şaristaniyan
Memleket: Welat, memleket
Milletvekili: Mebûs, parlementer
Milli İstihbarat Teşkilatı: Rêxistina Saloxgeriyê ya Neteweyî
Muhalefet: Dijberî, muxalefet

N
Namus: Namûs

O
Olağanüstü hal: Rewşa awarte, rewşa ne-asayî
Operasyon: Operasyon
Orantısız güç: Hêza zêde
Ortadoğu: Rojhilata Navîn

Ö
Örgütlenme: Birêxistinbûn
Öteki: Yê din (eril), ya din (dişi)
Özgürlük: Azadî
Özür dilemek: lêborîn xwestin,
Özür diliyorum: Li min bibore, li min negire, min bibexşîne

P
Piyasa değeri: Nirxa piyaseyî
Petrol varil fiyatı: Bihayê warîlek neft
Polis: Polîs
Protesto: Protesto, nerazîbûn

R
Radikal: Kokdar, radîkal
Radyo Televizyon Üst Kurulu: Desteya Bilind a Radyo û Televîzyonan
Reel sektör: Sektora reel, beşa rasteqînî
Reklamlar: Reklam, danasîn
Rektör: Rektor
Reyting: Reytîng, rêjeya temaşekirinê

S
Sakınca: Fikare, metirsî
Sansür: Sansûr
Savaş: Şer û ceng, lêkdan
Saydamlık: Şefafî, dîwederî
Sayısal loto: Lotoya jimarî
Sendika: Sendîka
Sınır ötesi: Derveyî sînoran
Siyasi parti: Partiya siyasî
Soruşturma: Lêpirsîn
Soykırım: Qirkirin, tevkujî
Sözlük: Ferheng

Ş
Şampiyon: Şampiyon
Şiddet: Tundî
Şüphe: Şik û guman

T
Talep: Daxwaz
Tecrit: Bi tenê hiştin, tecrîd
Teğet geçmek: Di ber re derbas bûn
Tehcir: Koçberkirin (Bi darê zorê)
Televizyon kanalı: Kanala televîzyonê
Teşkilat: Rêxistin
Türban krizi: Qeyrana turbanê, pevçûna li ser turbanê)
Türkçe: Tirkî

U
Uzlaşmak: Lihevkirin

Ü
Üniversite: Zanîngeh, zanko

V
Varoş: Berbajar, perê bajêr, waroş

Y
Yabancı dil: Zimanê biyanî
Yasa: Zagon, qanûn
Yeni başlayanlar için Kürtçe: Ji bo kesên ku nû dest pê dikin Kurdî
Yerel seçim: Hilbijartinên herêmî
Yüksek Öğretim Kurumu: Saziya Hîndekariya Bilind

Z
Zam: Zem, buhayê giran
Zulüm: Zilm, zordarî, zordestî

Tuesday, December 29, 2009

Genelkurmay'ın bünyesinde JİTEM diye bir birim yok

Genelkurmay Başkanlığı, 'JİTEM' davasının görüldüğü Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderdiği yazıda, başkanlık bünyesinde 'JİTEM' adında kurulmuş herhangi bir birimin olmadığını bildirdi.



Aralarında terör örgütü PKK itirafçılarının da bulunduğu 11 sanıklı ‘JİTEM’ davasında Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’nin Jandarma Genel Komutanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı’na gönderdiği ve ‘JİTEM adlı bir birimin olup olmadığının, var ise hangi tarihte kurulduğunun, faaliyetine devam edip etmediğinin, iddianamede belirtilen kişilerin kuruluşa üye olup olmadıklarının’ sorulduğu yazının cevabı mahkemeye ulaştı.
Diyarbakır 3. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaşan ve Genelkurmay Başkanı namına Ceza Hukuk İşleri Şube Müdürü Hâkim Albay Orhan Önder imzalı yazıda, “Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde kurulmuş ‘JİTEM’ adında herhangi bir birim mevcut değildir” denildi.

TSK yok diyor ama
‘Jandarma İstihbarat ve Terörle Mücadele’ adıyla anılan JİTEM’in, devletin PKK’yla mücadele etmesi için kurulduğu söylendi, ancak varlığı devlet kurumları tarafından hiçbir zaman onaylanmadı. Bugüne dek birçok eski JİTEM’cinin, itirafçının anlatımları Güneydoğu’daki pek çok hukuksuz uygulamanın ve faili meçhul cinayetlerin JİTEM’in eseri olduğu iddialarını içeriyordu.
JİTEM başlangıçta Mardin, Silopi, Batman’da faaliyet sürdürmüştü. Susurluk kazasının ardından Meclis’te kurulan Susurluk Komisyonu’na bilgi veren eski Jandarma Genel Komutanı Teoman Koman, ‘Jandarma teşkilatı içinde JİTEM adında legal ya da illegal bir örgüt kurulmadığını, ancak jandarma dışında bu ismi kullanıp kanunsuz işler yapan bir grup olduğunu’ söylemişti.
Binbaşı Cem Ersever’in itiraflarında ise JİTEM’in, 1987 yılında Binbaşı Arif Doğan tarafından, muvazzaf askerler ile hapishaneden özel izinle çıkarılan PKK itirafçılarının katılımıyla kurulduğu anlatılmıştı. Kutlu Savaş’ın hazırladığı Susurluk Raporu’na göre ise JİTEM özel timlerin idaresi amacıyla Hulusi Sayın’ın Jandarma Genel Komutanlığı Kurmay Başkanlığı döneminde kurulmuştu. Raporda, JİTEM’in bünyesinde çok korucu ve itirafçı bulunduğu, bu nedenle suç oranının yükseldiği belirtilmişti.
Emniyet İstihbarat’ının bir dönem başkanlığını yapan Hanefi Avcı, JİTEM davası için talimatla verdiği ifadesinde, JİTEM’in karıştığı bazı olayları şöyle sıralamıştı: “HADEP İl Başkanı Vedat Aydın’ın kaçırılıp öldürülmesi, Yeni Ülke gazetesinin yakılması, baro başkanın arabasına bomba konulması, dergi basılarak bir kişinin öldürülmesi...”
Bu arada Sabah gazetesi, JİTEM`in varlığının resmen kabul edildiği bir belgeyi ortaya çıkardı. JİTEM`in tarihçesinin ve örgütlenme modelinin anlatıldığı belgede, Jandarma Genel Komutanlığı Plan Şube Müdürü Kurmay Binbaşı Canfer Balçık imzası bulunuyor. 11 Kasım 1993 tarihli gizli belgede JİTEM`in 27 Ağustos 1987 tarihinde kurulduğu belirtiliyor. Jandarma Genel Komutanlığı da 20 Ekim 2006’da yargılanan itirafçıların jandarma personeli olduğunu kabul etmişti. (Radikal)

radikal

Sunday, November 15, 2009

Dersim'de 1937-1938'de ne oldu?

14/11/2009 02:58

CHP'li Onur Öymen'in gafıyla Dersim olayları yeniden gündeme geldi. Peki 1937-38'de ne olmuştu? 22 yıl önce Nokta dergisinde yayınlanan 'Dersim dosyasını Bianet yeniden yayınladı

Nokta Dergisi'nin 1987'de yayımladığı "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" dosyasını bugünün gündemine denk düşmesi nedeniyle "İlk kez açıklanan belgeler", "İsmet İnönü'nün Lozan'da okuduğu bildiri", "ABD, Demirel'e Federe Kürdistan Önerdi", "Demirel Koçaş'ı yalanlıyor", "Hedef doğrudan Dersim idi", "Dış basından", "Parlamenter gözüyle" başlıklı çerçeveleriyle birlikte aynen yayımlıyoruz.

"Dersim, Cumhuriyet hükümeti için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kesin bir ameliye yapmak ve elim ihtimalleri önlemek, memleket selameti bakımından mutlaka lazımdır...

Okul açmak, yol yapmak, refah sebeplerini sağlayacak fabrikalar kurmak, kendilerini meşgul etmeye yarayan çeşitli sanayi işleri sağlamak, özet olarak yurt sahibi yapmak veya uygarlaştırmak suretiyle ıslaha çalışmak hayalden başka bir şey değildir."

Mülkiye Müfettişi Hamdi Bey, İçişleri Bakanlığı'na raporunu sunduğunda Dersim olaylarına doğru bir adım daha atılmış oluyordu. Bir süre sonra Dersim'in adı Tunceli'ye dönecek, adına özel yasalar çıkarılacak, ardından da kanlar dökülecekti. Tam yarım yüzyıl önceydi bütün bunlar. Ve yarım yüzyıl boyunca konuşulmayacaktı. O kadar ki...

Muhsin Batur, 1985 yılında yayınlanan "Anılar ve Görüşler" adlı kitabında şunları yazıyordu. "Günlerden bir gün alayımıza emir geldi... Tren yoluyla Elazığ'a intikal edilecek, bir süre orada eğitim gördükten sonra o zamanlar Dersim denilen bölgeye gideceğiz. Tren yolculuğumuz 40 kişinin paylaştığı kapalı yük vagonlarında pek ilkel ve zor koşullar altında gerçekleşti. Elazığ'ın biraz uzağında Harput'un eteklerinde çadırlı ordugâh kurduk ve bir müddet sonra ilk durak Pertek olmak üzere harekete geçtik ve iki ayı aşkın bir süre özel görev yaptık. Okuyucularımızdan özür diliyor ve yaşantımın bu bölümünü anlatmaktan kaçınıyorum..."

Muhsin Batur, yaşadıklarını kendisine saklamıştı. Pek çok başkaları gibi... "Bir şeyler", önemli bir şeyler olmuştu 50 yıl önce. Oysa bugün genç kuşaklar, neredeyse Dersim adını bile bilmiyordu. Bugünü anlamanın anahtarı olan "dün" unutulmuştu.

Ve yarım yüzyıl sonra Nokta "dün"ün kapısını açıyordu. İngiliz arşivlerinde bugüne dek karanlıkta kalan belgeler ve mektuplar; Genelkurmay Harp Tarihi Başkanlığı'nın kamuoyuna yansımayan "Türkiye Cumhuriyetinde Ayaklanmalar" adlı belgesel yayını; o günlerin canlı tanıkları... Bütün bunlar bir manzarayı gözler önüne seriyordu: Dersim isyanı... 1937 baharından 1938 baharına iki tenkil harekâtı. Binlerce ölü, onbinlerce sürgün..

Her şey köprüyle...
"37 geldiği zaman bir köprü meselesinden geldi. İki ya da üç kişi köprüyü yaktılar. Cehaletten çoban mı yaktı, başkası mı yaktı bilemezsin yani... Belli değil, yani bilmezlikten yaktılar. Ondan sonra başladı. Olay büyüdü..."

Kureşanlı 60 yaşındaki Veli Çelik'in anlattığı bu köprü olayı, Genelkurmay belgelerinde şöyle geçiyordu: "İlk olay, Pah bucağı ile Kahmut bucağını birbirine bağlayan Harçik deresi üzerindeki tahta köprünün 20/21 Mart 1937 gecesi Demenan ve Haydaranlılar tarafından yıkılması ve köprü ile Kahmut arasındaki telefon hattının tahrip edilmesiyle başladı."

Köprü bir kıvılcımdı. Avusturya veliahdının öldürülmesi Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasında ne ölçüde etkense, köprünün yakılması da Dersim olaylarını başlatmada o ölçüde etkendi.

Evet, köprü yıllarca için için yanan bir ateşi canlandırmıştı. Dersimlilerin asker ve vergi vermeyi reddetmeleriyle somutlaşan bir ateşti bu. Dersim bir sancıydı... Tunceli Kanunu, 1935 yılında böyle bir ortamda çıkarılmıştı. Kanuna göre, vali ve komutan, bakanların bütün yetkilerine sahip olacak; kaymakamlıklara muvazzaf subaylar, belediyelere başkanlar atayabilecek; ilçe ve bucakların merkezlerini değiştirebilecek; gerekli gördüklerini il dışına çıkartabilecekti. Asıl önemlisi hukuk alanındaki düzenlemelerdi. Bu kanunla Tunceli'de yapılacak yargılamalara da özel yöntemler getiriliyordu.

Gazeteci Naşit Uluğ, "Tunceli Medeniyete Açılıyor" adlı kitabında, yapılanları "mazinin kötülüklerini tasfiye" olarak yorumluyor ve şöyle diyordu:

"Doğu illerimizdeki kötülüklerin başında memleketin emniyet ve asayişini tehdit eden hıyanet ve şekavet ocakları vardı. Halkı esir gibi kullanan derebeylik ve toprak ağalığının yanında, bunların daha korkuncu olarak aşiret sistemi geliyordu. Bu sistem, Kemalist rejim muvacehesinde fiili bir isyan ve itaatsizlikten farklı görünmüyordu."

"Meğer askeri yolmuş..."
70 yaşındaki Şükrü Baykara Nokta'ya anlatıyordu: "1937'de önce yol yapıldı. Öğrendik ki meğer askeri yol yapılıyormuş. O zaman ben 19-20 yaşındaydım... Olaylar öyle hızlı oldu ki, iki-üç gün içinde sildi süpürdüler."

Önce yol gelmişti Dersim'e, ardından da uçaktan atılan bildiriler. 4 Mayıs 1937 tarihini taşıyordu bildiriler ve Genelkurmay yayınına göre "Türkçe, Osmanlıca harflerle, mahalli lisanda" yazılmıştı: "Sizi ayaklandırmaya çalışan zavallıları Cumhuriyet hükümetine teslim ediniz veyahut onlar kendileri teslim olmalılar. Bu takdirde cümleniz masum kalacaksınız. Teslim edilenler veya kendiliğinden teslim olanlar dahi Cumhuriyetin adil muamelesinden başka hiçbir şey görmeyeceklerdir. Aksi takdirde, yani dediklerimizi yapmazsanız, her tarafınızı sarmış bulunuyoruz. Cumhuriyetin kahredici orduları tarafından mahvedileceksiniz."

Bildirilerle aynı tarihi taşıyan Bakanlar Kurulu'nun gizli bir kararında da şöyle deniyordu:

"Sadece taarruz hareketiyle ilerlemekle iktifa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerinde bırakılmış olur. Bunun içindir ki, silah kullanmış olanları ve kullananları yerinde ve sonuna kadar zarar veremeyecek hale getirmek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür."

Dersim'de adım adım tarih yaratılıyordu. Tarihi yaşayanlardan biri Mehmet Kangutan'dı. 1937'de 11 yaşındaydı Kangutan ve o günleri Nokta'ya bugün şöyle anlatacaktı:

"Abdullah (Alpdoğan) Paşa buraya geldiği zaman hem adli hem idari bütün yetkilere sahipti. İstese adam öldürebilirdi... Bütün aşiret reislerine emir çıkardı. Dedem Karabali aşiretinin reisi olduğu için oha da emir çıkardı: Herkes aşiretin silahlarını göndersin, fes yasak... Dedem belki yüz-yüz elli tüfeği katırlara odun yükler gibi yükledi, gönderdi. Herkes şapka giydi. Tüccarlarda şapka kalmadı. Ve adam yol yapmaya başladı. Atatürk'ün hastalığı zamanındaymış... Abdullah Paşa üç şey istiyordu: Askere gideceksiniz, verginizi vereceksiniz, birbirinizin malına göz koymayacaksınız... Abdullah Paşa'nın bu icraatına rağmen tek tük hadiseler oluyordu. Tabii bunlar büyük bir katliamı icap ettirmiyordu."

Silah meselesi Genelkurmay belgelerinde de yer alıyordu. Dersim havalisini teftişle görevlendirilen Diyarbakır Valisi Cemal Bey'in İçişleri Bakanlığı'na sunduğu şu raporla: "Üç-beş şahıs müstesna, ağalar ve reisler ve dahil bütün Dersimliler son derece fakirlik ve zaruret içinde çırpınmaktadırlar. Soygunculuk hareketlerinin sebebi, yaşamak hissi ve endişesidir... Her Dersimli, hayatını, malını korumak kaygusu ile silahlı bulunmak zorunluluğunda kalmıştır..."

Gerek Cemal Bey'in raporu gerekse öteki istihbarat ve değerlendirme, hükümeti bir sonuca götürüyordu: "Dersim'in ıslahatı zaruridir."

Genelkurmay yayınında şu satırlara yer veriliyordu: "Tunceli Kanunlarının uygulanmasında ilkin, Dersim'e hâkim olmak esası dikkate alındığı için Kahmut, Sin, Karaoğlan, Amutka, Danzik, Haydaran gibi bucak merkezlerinde birer karakol tesisi ve binalarının inşaasına başlanmıştı.

"Bu iş; çok uzun zamandan beri hükümet memuru ve nüfuzu görmeyen aşiret reisi ve ağalarının hoşuna gitmemiş ve özellikle Kalan'da yeni bir ilçe teşkili bunların kuşkularını büsbütün artırmıştı. Bu arada Suriye'den Tunceli bölgesine giren bazı Ermenilerin Koçkirili Ali Şir'in etrafta yaptığı menfi propagandanın halk üzerindeki etkisi de büyüktü. Bu durum dolayısıyla Yukarı Abbas uşağı aşireti reisi Seyit Rıza; Haydaran, Demenan, Yusufan, Kureyşan aşiretlerine adamlar göndermek suretiyle bunların hükümet aleyhine ittifakını sağlamış oldu."

Bu ittifakın gözle görünür ilk sonucu köprünün yakılması olarak gelmişti. Bunun üzerine, bölgeye ilginin artırılmasına karar verilmişti: "Son olay ve alınan haberler gösteriyordu ki, hükümetin Tunceli içerisine adım adım girişi, çıkarları bozulan bazı kimseleri sıkmakta, çıkarılan Orman Kanunu, dağ köylerinde keçilerinin aç kalacağı korkusunu doğurmakta ve bunlara benzer birtakım zararlı propagandalarla halk kışkırtılmakta idi. Bu durum dolayısıyla önümüzdeki ilkbaharda gerek Tunceli içinde ve gerekse çevresindeki illerde sarkıntılık ve çapulculuk hareketlerinin artacağı ihtimali karşısında Tunceli içinde ve çevresinde kuvvetli bulunmak lazımdı."

Kanlı bahar
1937 yılında ilkbahar Dersim'e böyle koptu kopacak bir fırtınayla birlikte gelmişti. Dağ taş silah aranıyor, silah toplanıyordu. Karakolların sayısı artmıştı. Ve...

Genelkurmay yayınının 382. sayfasında anlatılıyordu: "Hemen hemen her gün eşkıyanın şu veya bu karakola baskın yapacağı haberleri alınıyordu. Birkaç kez Elazığ'da bulunan uçak bölüğünce; eşkıyanın toplandığı yerler, özellikle bu ayaklanmayı görünürde perde arkasından yönettiği bilinen Seyit Rıza'nın evi ve civarı havadan bombalandı.

Her gün biraz daha şiddetini artıran kaynaşmaya rağmen henüz ciddi bir hareket olmamıştı.

Nihayet bir gün (26 Nisan 1937) Sin bucağının Hozat'la irtibatının dağ yolu ile yapılmasını sağlamak maksadı ile açılan ve mevcudu 36 sabit jandarmadan ibaret olan Askisor karakolu saat 20.00'den itibaren 100 kadar eşkıya tarafından kuşatıldı. Alınan diğer haberlerden de anlaşıldığına göre; bu gece eşkıyanın gruplar halinde Sin ve Kahmut bölgelerine baskın yapmaları bekleniyordu.

Bir gün önce Uzuntarla bölgesinde toplandığı haber alınan eşkıya 26/27 Nisan gecesi saat 23.00'te 80 kişilik bir kuvvetle Harçik suyunun doğusunda ve Pah kuzeyinde bulunan 9'uncu Seyyar Jandarma Taburu Süvari Bölüğü'ne taarruza başladı ve sabaha kadar eşkıya ile bölük arasında çok yakın mesafede ve çok şiddetli müsademe devam etti. Bölük bu saldırıyı ancak iki mangası ile karşılayabilmişti."

Hükümet kararlıydı. İsyan bastırılacak, Dersim "tedip", yani terbiye edilecekti. İlk kadın pilot Sabiha Gökçen'in uçağından atılan bu ilk bombalar kararlılığın göstergesiydi. Ama fırtına da kopmuştu. Artık tedip de yetmiyordu. Onun yerini, sözlüklerin "Düşman ya da zararlı kimseleri topluca ortadan kaldırma" diye tanımladığı "tenkil" almıştı. Bakanlar Kurulu kararlarında "tenkil"den söz ediliyor, Genelkurmay'ın arşivine tenkil raporları yağıyordu: "Bu hava taarruzunda özellikle Sabiha Gökçen Hanım'ın attığı 50 kiloluk bir bomba Keçizeken köyünden kuzeye doğru kaçan asi grubuna olduk­ça ağır bir zayiat verdirdiği yapılan gözetlemeden anlaşılıyordu."

Mehmet Kangutan da belleğindeki arşive yazmıştı tanık olduklarını: "Bir ara dediler ki yukardan kırıp geliyorlar. Tabii anamız gözü açık biri. Beni, ağabeyimi çıkarttı köyden... Gelmişler köye, toplamışlar tarlalarda. Biz tepenin arkasındaydık. Ordan mitralyöz seslerini duyuyorduk. Bizim köy ateşlendiği zaman, konağımız büyüktü, o konağı yaktıkları zaman ağlama tuttu beni. Biz karşıdan görüyorduk. İnsanlar da öldürüldükten sonra köyde insan hemen hemen kalmadı, ama biraz kaçan vardı."

Aynı sıralarda, yani 1937 Haziran sonlarında manzarayı Genelkurmay şöyle yorumluyordu: "Devam eden tarama faaliyetinde birçok asi köyleri yakılıyor, sıkıştırılan eşkıya grupları ile yapılan müsademelerde oldukça ağır zayiat verdiriliyor ve çok sayıda büyük baş hayvan, koyun ve keçileri toplanarak mahalli kaymakamlıklara teslim ediliyordu."

Genelkurmay'a gönderilen raporlarda benzeri cümlelere gittikçe daha sık rastlanır olmuştu. Bu raporlarda Seyit Rıza'nın adı da çok sık geçiyordu. "Temmuz 1937 sonlarında Tunceli'nin 1937 itaatsizliğine katılmış olan bütün aşiretlerin bölgelerinde, inilmemiş dere, çıkılmamış dağ ve taranmamış hiçbir yer kalmamıştı. Sarf edilen bütün gayretlere rağmen Seyit Rıza ve avenesi henüz ele geçirilememişti."

"Generalissimo"
Aynı günlerde Seyit Rıza, İngiliz Dışişleri Bakanlığı'na bir mektup yazıyordu. Seyit Rıza, "Dersim Generali" diye imza attığı ve elli yıl sonra ilk kez Nokta ile gün ışığına çıkan bu mektupta, İngiliz hükümetinden yardım istiyordu. Ne var ki, umduğunu bulamayacaktı. İngiliz Dışişleri Bakanlığınca İstanbul'daki İngiliz Konsolosluğu'na gönderilen bir yazıda şöyle deniyordu: "Eğer Türk hükümetine, mektubun tarafımızdan dikkate alınmadığı gayri resmi olarak bildirilirse iyi olur."

Bu ilginç yazının tarihi de ilginçti. İngiliz Dışişleri Bakanlığı'nın yazısı 5 Ekim 1937 tarihini taşıyordu.

Oysa Seyit Rıza bu yazıdan yaklaşık bir ay önce, 10 Eylül günü tutuklanmıştı. Anlaşılan bu kez İngiliz politikası, "bekle ve dengenin kimden yana döneceğini gör" biçiminde gelişmişti.

İngilizlerin gözlediği denge, Seyit Rıza'nın aleyhine bozulmuştu. Abasan aşiretinin başı Seyit Rıza, tutuklanmıştı. Kimi kaynaklara göre bu tutuklanma, "teslim olma" sonucunda gerçekleşmişti. Kimi kaynaklara göre ise, Seyit Rıza hükümetin "barış görüşmesi" çağrısına uyarak Erzincan'a gitmiş ve ele geçmişti.

Seyit Rıza'nın öyküsü yargılanıp 18 Kasım 1937 tarihinde sona eriyordu. Seyit Rıza, küçük oğlu Reşik Hüseyin, yeğeni Yusufhan aşireti reisi Kamber, Kureyşan aşireti reisi Seyit Hüseyin'in de aralarında bulunduğu on kişiyle birlikte asılmıştı. Bu, aynı zamanda 1937 harekâtının sonuydu. Başbakan İsmet İnönü, idamlar dolayısıyla yaptığı açıklamada, "Dersim meselesini ortadan kaldırdık, son verdik. Dersim müşkilesinden kurtulduk. Dersim'i her türlü askeri hareketlerle temizledik" diyordu.

Ancak, "mesele" ortadan kalkmamıştı. 1938'e yine huzursuzluklarla girilmişti. Gazeteci Naşit Uluğ, şöyle anlatıyordu: "Azgınlık bu sefer Kalan mıntıkasında başladı. Kalanlılara bundan önce uslu oturduklarından dokunulmamıştı. Henüz imar ve temdin çalışmaları kendi bölgelerine erişmemiş olan Kalanlılar, ağaların ve Seyit'lerin tahrikine uyarak Diztaş karakoluna tecavüz ettiler. Kış gelmişti, dağlar karla örtülmüştü, yollar henüz bitirilmemişti, harekâta yazın devam edilmek üzere kış geçirildi. Havalar açılınca asker Kalan mıntıkasına girdi."

Bir başka "bahar"
Dersim'de yine hazırlık vardı. Yine bahar bekleniyordu. Ama bu kez hazırlıklar daha sistemli, tedbirler daha yoğundu. Başbakan da artık Celal Bayar'dı. Gerek 1937, gerekse 1938 harekâtını "yakinen" izleyen gazeteci Naşit Uluğ şunları aktarıyordu kitabında:

"Kamutay 1938 yaz tatiline girerken o zamanki Başbakan Celal Bayar, iç meseleler arasında Dersim'e de temas ederek, 'Bu yıl Dersim denilen işi kat'i surette tasfiye etmek için devletin bir tedbiri daha olduğunu ve ordumuzun Dersim havalisinde vazife alacağını ve umumi bir tarama hareketiyle bu meseleyi kökünden söküp atacağını söylemişti."

1938 harekâtı için her şey hazırdı. Öyle ki, harekâtın artık basılı bir "kılavuz kitabı" bile vardı. 1938 yılında Elazığ Turan Matbaası'nda Tunceli Vali ve Kumandanlığı tarafından bastırılan kitapçığın adı şöyleydi: "Tunceli bölgesinde yapılan eşkıya takibi hareketleri, köy arama ve silah toplama işleri hakkında kılavuz."

Dam nasıl yakılır?
Kılavuz, bir tenkil hareketi için gerekli tüm bilgileri içeriyordu. Örneğin, "köyde eşkıya araması" bölümünün 6. maddesinde "Silah atan köy yakılmalıdır" denilirken, 7. maddesinde bu işin nasıl yapılacağı anlatılıyordu: "Damlar taş ve topraktan ibaret olup yalnız tavan ve direkleri ve ağaç dalları vardır. Bunları yakmak güçtür. Ancak dam üstünden bir kısım toprak atılarak ağaçlar meydana çıkarılır. Toplanacak odun ve çalılar burada yakılmak suretiyle bina ateşe verilir. Oda kapısından içeriye odun yığarak ateşleme sureti ile genişletilir."

Kılavuzun "silah toplama" bölümünde de şu "bilgiler"e yer veriliyordu: "Silah teslime mecbur etmek için kadın ve çocukların toplanarak hükümete teslim edileceğini söylemek çok kere iyi netice verir. Bu gibilerin damlarını yakmak faydalıdır."

O günleri yaşayanlardan Şükrü Baykara'nın "kıran kırana" diye tanımladığı bir çatışma başlamıştı artık Tunceli'de. Genelkurmay yayınında, bu çatışmalardan 21 Temmuz 1938 günü Laç deresi civarında cereyan edeni şöyle anlatılıyordu:

"Haydutların sığındığı, ağızları mazgallı taş duvarlarla kapatılmış mağaralar, cesur askerlerimiz tarafından kuşatılmış, top ve makineli tüfek ateşinden başka 25'inci Alay'dan gönderilen istihkâm müfrezesi tarafından tahrip kalıpları atılmak suretiyle mağaralar tahrip edilerek içindekiler öldürülmüş, can havli ile dışarıya fırlayanlar da ateşle imha edilmişti. Böylece tarama sahası içindeki mağaralarda toplam olarak 216 haydut imha edilmiş, ayrıca 12 haydut cesedi Munzur suyu üzerinde görülmüştü."

Genelkurmay yayınının bundan sonrasında tarihler, mevki isimleri ve ölü sayıları birbirini izliyordu: "Haydutlardan 20 kadar ceset... Tayyare filosunun bombalı taarruzunda haydutlardan 40'tan fazla zayiat... Kaçmak isteyen 49 kişinin imhası... Dört köyden 395 haydudun ölü olarak ele geçirilmesi..."

Ve bir örnek: "Mameki Dağ Tugayı bölgesinde bir kuvvetimiz Çat Köyü'ne ateş baskını yaptı. Bu baskına haydutlar şiddetle karşı koydularsa da Çat Köyü'ndeki kalabalık, perişan bir halde bağrışma ve feryatlar içinde kaçıştılar. Bu müsademede haydutlar 15'i silahsız olmak üzere 70 kadardı. Müsademe sırasında 20 kadarı imha edildi."

Doğal olarak raporlara, belgelere yalnızca rakamlar ve kuru bilgiler yansıyordu. 80 yaşındaki Menez Akkaya ise, Nokta'ya anlattıklarıyla canlı bir tablo çiziyordu:

"Ben o zaman genç kızdım. Bizim köye askerler birkaç kez geldi gittiler. Bir şey yapmadılar bize. Türkçe bilmediğimiz için ne dediklerini anlamıyorduk. Daha sonra bir gün yine geldiler. Bütün köy halkını topladılar. 200-300 kişi vardı. Kadın, çoluk çocuk hepsi oradaydı. Hepimizi Değirmentaş'ın oraya götürdüler. Bize, silahlarımızı toplayıp serbest bırakacağız diyorlardı. Ama bizi çay kıyısına götürüp öldürdüler. Kocamı da öldürdüler. Biz üç kişi kurtulduk. Ben ağaca yapıştım, öyle kurtuldum. Günlerce aç susuz ölülerin yanında kaldık. Öyle olmuştu ki, korku diye bir şey kalmamıştı

1938 fırtınası Eylül sonunda diniyordu. Ardında binlerce ölü bırakarak. Genelkurmay yayınına bakılırsa, ölü sayısı 4 binden az değildi. Gerçi bu, Kurtuluş Savaşı boyunca 9 bin kişinin şehit olduğu düşünülünce oldukça büyük bir rakamdı, ama yine de "kesine yakın" olduğu söylenemezdi. Çünkü ölü sayıları genellikle yuvarlak hesaplarla veriliyor ve örneğin "tarama bölgesi içinden ölü ve diri 7954 kişi çıkarılmıştır" gibi, ölü sayısının bilinemeyeceği ifadeler kullanılıyordu.

Aralarında, özel olarak gönderilen Muhafız Alayı'nın bulunduğu yaklaşık 50-60 bin kişilik askeri kuvvet artık çekilmeye başlamıştı, Tunceli'den.

İsyan bitmiş, ölen ölmüştü. Kalan sağlar ise... Onlar için Bakanlar Kurulu, "Tunceli halkından ve yasak bölgelerin içinden ve dışından 5-7 bin kişinin Batı illerine nakil ve iskânı" kararını almıştı.

Ve İngiltere'nin Trabzon Konsolosu, Dersim olaylarıyla ilgili olarak Ankara'daki Büyükelçiliği'ne gönderdiği son raporunu şu değerlendirmeyle sonuçlandırıyordu: "Artık söylenen şu: Türkiye'de Kürt sorunu bitmiştir."


* Nokta Dergisinin 28 Haziran 1987 tarihli yıl 5, sayı 25'te "Dersim 1937-1938/ Yarım Yüzyıl Sonra" başlıklı dosyası Ayşenur Arslan, Hıdır Göktaş, Nadire Mater, Mahmut Övür ve Seral Özzeybek imzalarını taşıyor.

radikal