Sunday, November 30, 2008

selahattin demirtaş

Diyarbakır'ı kaybedersek, halkın iradesine saygı duyarız
Diyarbakır'ı kaybedersek temel argümanlarımızın hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir.

Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir.

Ne zaman hükümetler Güneydoğu'ya yönelik ekonomik paketleri açmaya çalışsalar, sizler tepki gösterirsiniz. "Fabrikalarla, yatırımlarla Kürt sorunu çözülmez" dersiniz. Neden olumlu şeyleri takdir etmiyorsunuz? "Şu yoksulluk sorunu bitsin, insanların işi gücü olsun, sorun o zaman daha kolay çözülür" demiyorsunuz?

Elbette ki yapılan her pozitif adımı destekleriz. Ben Diyarbakırlı milletvekili olarak Diyarbakır'a yatırım yapacak her işadamının ilk kazmasını vurmaya hazırım. Ama sorunu tek başına bu çözmez. Bununla eşzamanlı olarak bölge halkına demokrasi ve insan hakları ile ilgili mesajlar vermek gerekir. Bir de Başbakan'ın bunlarla ilgili yaptığı açıklamalara bakalım. Deniyor ki biz terörle mücadeleyi çok boyutlu olarak düşünüyoruz. Bölgeye ekonomik yatırım yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz bölgeye sosyal açıdan yardımlar yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Biz TRT'nin bir kanalından Kürtçe yayın yapacağız. Ne için? Terörle mücadele için. Bunların hepsi terörle mücadelenin argümanları ve parçaları olarak hükümet tarafından öne sürülüyor. Şimdi bölge insanı olarak şöyle bakıyorum yapılan bu açılımlara. Peki benim için ne yapacaksın?

Bunlar senin için yapılan şeyler değil mi? Oraya fabrikalar yapılsa, insanların eli para görse, Kürt çocukları dilini öğrense kötü mü olur?

Bölge insanı buna layık olduğu için, onun hakkı olduğu için, Kürtlerin de bu ülkede televizyon hakkı olduğu için yapıyorum dese başka. Ama bunlar terörle mücadele kapsamında düşünülmemeli. Vatandaşın hakkı olduğu için bunu yapmak zorundasın. Sosyal devlet, refah devleti, hukuk devleti herkes için haktır. Yoksulluğu çıkaran, devletin Kürtlere yaklaşımıdır. Biz bunları söyledik diye bunlara engel mi oluyoruz? Dediklerini yapmıyorlar. Yap o zaman. Biz yanlışız. Buyurun. Bölgeyi kalkındırın. Gençleri dağdan, indirin biz mahcup olalım.

Burada haklısınız. Paketler sadece açılmakla kalıyor. Sanki Doğu ve Güneydoğu'ya iyi bir şeyler yapılmasını istemeyen, PKK'nın devamından yarar gören bir derin güç var. Çünkü terör, müthiş bir rant kaynağı. Ve bu kirli düzenin sürmesini iki taraftan da isteyen insanlar var. Ama sizin de onların ekmeğine yağ sürmeyip bu oyunu kırmanız gerekmez mi?

Benden bu ülkede daha bir umut yaratacak söylem beklenmesi çok iyi niyetli bir taleptir.

Bir fabrikanın temel atılışına gidin, alkışlayın.

Vardır böyle işlerimiz. Ama haber bültenlerinde DTP'nin yaptığı iyi bir şey haber olarak verilmez. Başbakan daha üç yıl önce Kürt sorunu vardır deme noktasından nerelere gelmiştir. Türkiye'de gerçekten de bir demokrasi yaşansa, bir umut ortaya çıksa, örneğin hükümetin 2003'te yarattığı gibi bir rüzgâr ortaya çıksa, hepimizin canını sıkan bu savaş problemi çok rahat çözülebilir. İlle de bizim taleplerimizin gerçekleşme şartına bağlı değildir bunlar.

Önümüzdeki seçimlerde Diyarbakır'ı kaybederseniz ne olur?

Böyle bir ihtimali hiç düşünmüyoruz. Kaybersek de bizim açımızdan toparlanamaz bir durum olmaz. Diyarbakır halkı başka bir partiden yana tercih koymuşsa demokrasinin gereği saygı duymaktır. Buradaki tek kriter yarışın adil olmasıdır. Hükümet partisi, devletin olanaklarını arkasına alarak seçimi kendi lehine döndürmeye çalışmamalıdır. Elbette ki devleti yöneten bir partidir. Bir şeyler yapmak için gayret sarf etmelidir. Bu yarıştan Diyarbakır halkı kârlı çıkar. Yatırım yapmalıdır. Diyarbakır halkının sorununu çözecek umutlar vaat etmelidir. Alacaksa seçimi gerçekten hak ederek almalıdır.

Siz kaybederseniz kendinizde ne hata ararsınız?

DTP Diyarbakır'ı kaybederse bizim temel argümanların hepsi sorgulanmalıdır. Diyarbakır halkının beklentilerine cevap verememiştir. Hem yerel yönetim pratiğiyle hem genel ulusal düzeyde yürüttüğü siyasette. Diyarbakır halkının gönlünü kazanamamıştır. Dolayısıyla söylemlerimizden eylemlerimize kadar her şey gözden geçirilmelidir. Ama bu zayıf bir ihtimaldir. Biz doğru yaptığımıza, Diyarbakır halkının gönlünü kazandığımıza inanıyoruz.

Öcalan'ın yanına gideceklerin PKK hükümlüsü mü olmasını istiyorsunuz?

Biz İmralı'nın yasadışı bir infaz rejimi olduğunu, kapatılması gerektiğini düşünüyoruz. Bir ada içerisinde bir mahkuma özel bir hukuk uygulanmamalı. Devlet İmralı'ya rehine gibi davranıyor. Adalet Bakanı, bomba ile bu iş olmaz gibi şeyler söylerse, düşüncelerini değiştirirse, savcılar da koşulların iyileştirilmesi konusunu düşünür diyor. Bir hukuk devletinde bu söylenmemeli. Hukuk adına pazarlık yapılmamalı. Yasada iyi halli olmak demek düşüncelerini değiştirmek demek değildir. Cezaevindeki aktivitelere veya faaliyetlere uyum gösterip göstermemektir. Devletin amacı kişilerin düşüncelerini değiştirmek için onları cezaevine koymak değildir.

Ya Öcalan istenilen şeyleri açıkça söylerse?

Demiştir 99'da. Silahları bırakmayı, örgüt üyelerinin Türkiye sınırları dışına çekilmesini söyleyen kendisidir. İyi hallilik buysa neden kendisine farklı bir rejim uygulanmamıştır?

Bence devlet bu fırsatı kaçırmıştır. Öcalan bunları söyledi ama operasyonlara devam edildi. Biz diyoruz ki devlet yeniden bu fırsatı yaratsın. PKK da bu şansı Türkiye toplumuna yeniden versin.

Yani Öcalan bir kere daha çağrı mı yapsın?

Tabii ki çağrı yapmalıdır. Bu konuda devlet de mutlaka bunun önünü açacak bir şey yapmalıdır. Geçmiş dönemde yetkililer gidip İmralı'da Öcalan ile görüşmüşler mesela.

Çevik Bir ile dönemin MİT müsteşarı mı?

Evet, dışarı yansıyanlar bu şekildedir. Bunu tekrar deneyebilir devlet. Gençlerin ölmesinden daha iyi bir şeydir. Öcalan en nihayetinde Türkiye'nin resmî bir cezaevinde resmî bir hükümlüdür. Türkiye Cumhuriyeti devleti şu gücü kendinde görmelidir. Diyebilmelidir ki biz dünyanın üçüncü büyük ordusuna sahibiz. Bize yönelik bir örgütün savaşı ile bitmeyiz. Ama büyük devlet olmanın gereği sadece bu değildir. Büyük devlet sorunlarını akılcı yolla çözen bir devlettir. Bu nedenle evet sınır ötesi operasyonları yıllarca sürdürebilirim. Fakat böyle olsun istemiyorum. Ülkemde artık kan dökülsün istemiyorum. Operasyonlarla da sizin yapacağınız eylemlerle de bu sorun çözülmez. Dolayısıyla ben ülkemdeki problemi başka bir yöntemle çözmek istiyorum. Bunun için de silahların susması lazım. Demokratik zeminde tartışılabilmesi için, Meclis'in inisiyatif alabilmesi için PKK'nın silahlarını susturması lazım diyebilmelidir. Bunu Öcalan üzerinden yapabilirler.

Geçmişte olmadı ama bir kere daha denemeye değer diyorsunuz.

Değer. Çünkü kaybettiğimiz her bir genç, çok değerlidir.

Ergenekon'dan zarar gören bir kesimin sözcüsü olarak davaya müdahil olmak istediniz. Kabul edilmedi. Ama hem iddianamede bunun izleri var, hem birtakım eski istihbaratçılar ve gazeteciler hem de eski bir PKK yöneticisi Ergenekon'un PKK'yı da kurup yönettiğini söyledi.

PKK'nın içine sızdığı, PKK adına eylemler yaptığı ve PKK'ya eylemler yaptırdığı Ergenekon ortaya çıkmadan bile bilinen gerçeklerdi. Çünkü PKK zaman zaman öyle noktalara geldi ki, gerçekten de yaptığı şeylerle söylediği şeyler birbiriyle çelişti. Diyelim ki 33 asker meselesi, köy baskınlarında sivillere yönelik katliamlar bunların hepsi Kürtler tarafından da çok sorgulandı. İsmi Ergenekon olur, başka şey olur, derin devlet mutlaka PKK'ya bir yerden bulaşmıştır. Devlet mutlaka üstüne gitmelidir. Ama PKK dediğimiz hareketi tümden bir derin devlet hareketi olarak tanımlamak çok spekülatif gibi geliyor bana.

Bana gelmiyor. Derin amcalar Hizbullah'ı yönetiyor. DHKP-C'yi yönetiyor. Girmedikleri delik yok. Niye PKK'yı da kurdurup yönetmiş olmasınlar?

Niye o zaman bunlar açıklanmıyor? Gerçekten Ergenekon'sa PKK'yı yöneten, devlet ortaya çıkarsın bunu. Eğer öyle olsa bile bu yine Kürtlerin demokratikleşme meselesini değiştirmez. Kürtler PKK'ya bakış açısını değiştirirler. Ama şüphesiz ki Kürtlerin sorunu yine bitmiş olmaz.

Öcalan'ın en başta bir MİT görevlisi olduğu, MİT'in PKK'yı kurdurduğu hatta Uğur Mumcu'nun da bu gerçeği öğrendiği için öldürüldüğü yolunda haberler var.

Bu da spekülatif bir şeydir. Ama böyle olsa ne olur? Yani Kürt sorununu yaratan Öcalan mıdır? PKK mıdır? Çözüm eğer Öcalan'a saygı duyulmaması ve PKK'nın bitmesi meselesi ise Kürtlerin sorunu bu değildir. Bu hemen yapılır, Kürt sorunu bitmiş olur. Bizim tariflediğimiz Kürt sorunu 1924 Anayasası ile birlikte Türkiye'de şekillenmiş, halen devam eden bir sorundur. MİT'in ve Ergenekon'un ortaya çıkardığı bir örgüt, nasıl oldu da bu kadar doğru şeyler söyledi ve Kürtlerin sempatisini kazandı?

Ama size göre doğru şeyler söyledi, bize göre değil.

Kürtlerin tarihinin, kültürünün inkar edildiğini savundu. Bunun için mücadele etti. Kürtlerden destek gördü. Niye devlet kendi kendine bu kadar büyük bir bela açsın? Böyle baktığınızda o zaman PKK bir devlet örgütüdür. PKK'lılar da devletin adamlarıdır. Devlet o zaman bunlarla uğraşmasın.

Asıl soru, görünen devletin ardında, bir de görünmeyen devlet olup olmadığı değil mi?

Kim bu görünmeyen devlet dediğiniz?

Mumcu'yu kim öldürdü? Musa Anter'i kim öldürdü? Maraş katliamını kim yaptı?

Elbette ki bir derin devlet var. Fakat bu spekülasyonu PKK üzerinden kurup Kürtlerin bu haklı meşru taleplerini sorgulatır hale getirmek de doğru değil.

Ergenekon tutuklusu bazı paşaların aynı zamanda Apo ile görüşmüş olması bir işaret değil mi?

Bunların görüşme yaptığı dönemlerde devletin resmî yetkilileri. Yine devlet adına gidip görüştüler. Ergenekon adına görüşmediler.

Ergenekon adına kartvizit bastıracak değillerdi ya!

Zaten onların girişimlerinin çözümsüz kaldığı ortada. Demek ki o PKK'nın silahları bıraktığı dönem, tam da bu Ergenekoncuların iş başında olduğu dönem. Ve işi bozmuşlar anlaşılan. Görünen o. O yüzden diyorum yeni baştan ve gerçekten bilinen devlet adına birileri girişimde bulunsun. Öcalan ile mi görüşürler? Başka bir şey mi yaparlar ama sürecin önünü tekrar açsınlar.

BİTTİ


Kuzey Irak Yönetimi ile uyuşmayız . Onlar muhafazakâr, biz solcuyuz

Kuzey Irak yönetimi ile Türk yetkililer görüşmeye başladılar. Ne düşünüyorsunuz?

Burada DTP ile görüşmeyi bile kendine zulüm sayan bir hükümetin Kuzey Irak'la temasa geçmesi bize umut ve heyecan vermiyor. Barzani bir taraftır. Dış güçtür. Biz taraf değiliz. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin üyeleriyiz. Aynı masanın etrafındayız. Tarafın biri biz, diğeri Başbakan değildir. Sorunu çözme konusunda eşit sorumluluk sahibi insanlarız. Biz burada PKK'yı temsilen bulunmuyoruz. Kürtleri temsilen de bulunmuyoruz. Barzani orada bir taraftır. Elbette ki iyi ilişkiler kurulsun. Ama burada bir muhalefet partisi ile görüşmeyi de hükümet kendine zulüm saymasın. Buradaki Kürtler yüzünü Avrupa'ya dönmüş, Ankara'ya dönmüştür. Hakikaten bağımsız bir Kürdistan olsa bile. Kuzey Irak bizim için bir cazibe merkezi, bir umut değildir. Bizim umudumuz Türkiye'dir.

Kuzey Irak yönetimi ile fikirleriniz ne kadar uyuşur?

Uyuşmaz. Onlar feodal, muhafazakâr, sağ bir harekettirler. Biz kendimizi demokratik, insan haklarına saygılı sol bir hareket olarak tanımlarız.

NURİYE AKMAN
01 Aralık 2008, Pazartesi


hela banî DTP ra u vanê ma reberê kurdanê lan tirkiyê hata enka çi dawo to? ti vanê kurdistan nê tirkiye!

Sunday, November 16, 2008

Taha AkyolObjektif
t.akyol@milliyet.com.tr
Atatürk ve Kürtler
17 Kasım Pazartesi 2008


MUSTAFA Kemal Paşa’nın Milli Mücadele sırasında Kürtlere özerklik (muhtariyet) sözü verdiği, ama sonra aksini yaptığını iddia edenlerin dayandığı belgelere bir bakalım.
Milli Mücadele sırasında, Ekim 1919’da kararlaştırılan Amasya Protokolleri’nin gizli tutulan 2. kısmında “Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırki hukuk ve içtimai haklar bakımından müsaadelere sahip olması” şeklinde bir hüküm mevcuttur. Aynı metinde, bundaki amacın, Kürtlere “zahiri bağımsızlık” vaat eden İngiliz propagandasını etkisizleştirmek olduğu da belirtilmiştir.
22 Temmuz 1922’de TBMM’nin Elcezire (Irak) Cephesi Komutanlığı’na gönderdiği talimatta da hem ülke genelinde hem Kürtlerin yaşadığı yerlerde halkın geniş katılımına dayalı yerel yönetimlerin “aşamalı olarak” kurulması politikası anlatılmaktadır.

Zafer’den sonra
16 Ocak 1923 akşamı İzmit’te yaptığı basın toplantısında Gazi Paşa, Türklerle Kürtlerin nasıl iç içe geçtiğini anlatarak ayrı sınır çizmenin felaket getireceğini, ayrı bir Kürt yapılanmasının “kesinlikle söz konusu olamayacağını” vurgulayarak özetle diyor ki:
“Ayrı bir Kürtlük düşünmektense, anayasamız gereğince zaten bir tür mahalli özerklikler oluşacaktır. O halde hangi vilayetin halkı Kürt ise onlar da kendi kendilerini özerk olarak idare edebileceklerdir.”
Gazi’nin bahsettiği, 1921 Anayasası’dır; 11. madde illere “mahalli işlerde” özerklik tanıyordu.
Gazi aynı konuşmasında şunu da söylüyor:
“Türkiye’nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele yaratmaları daima mümkündür.”
Bu belgeler gösteriyor ki Kürt meselesi yeni değildir. Ama Türkiye hiçbir zaman iki halktan oluşan federatif bir toplum olarak düşünülmemiş, onun için Kürtlerle özel bir anlaşması yapılmamış, Kürtlere mahsus bir özerklikten de bahsedilmemiştir.

Dünden bugüne
Milli Mücadele’de İslamiyet birleştirici bağ olarak vurgulanırken, İngilizlerin Doğu’da esasen Ermenistan kurmak istediği anlatılmış, Kürtlere yönelik “zahiri bağımsızlık” propagandasına karşı, ülke genelindeki illerin özerkliği sisteminden Kürtlerin de yararlanacağı belirtilmiştir.
Ve, 1924 Anayasası’nda illerin özerkliği kaldırılmıştır!
Bazı yazarlar 1924 Anayasası ile merkeziyetçi bir sistemin kurulmasını Kürt isyanlarına bağlıyor. Halbuki Koçgiri İsyanı 1921’de, Şeyh Sait İsyanı 1925’tedir.
“Ama Hangi Atatürk” adlı kitabımda ayrıntılı olarak anlattım; dönüm noktası 24 Temmuz 1923’te Lozan’ın imzalanmış olmasıdır. Lozan’daki ırki ve dini azınlıklar tartışması Türkiye’nin istediği şekilde çözüme bağlandıktan sonra, “ulus devlet”in kuruluşu sürecinde hukuki aşamaya gelinmiş, 20 Nisan 1924’te yeni Anayasa’yla illerin özerkliği kaldırıldığı gibi “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk denilir” hükmü konulmuştur.
Türkiye’de “ulus devlet” yapay değil, tarihi köklere sahip sosyolojik bir süreçtir. Uzun süredir ulus devletin demokratikleşme aşamasını yaşıyoruz. Kürt meselesi vardı, bugün de var. Ulus devleti yıkarak değil, ulus devlet içinde bireysel özgürlük ve yerel yönetim ilkeleri açısından çözümler düşünmeliyiz. Çözümsüzlük halinde “daima mesele yarattıklarını” da tarih gösteriyor.

http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1017025&AuthorID=62&b=Ataturk%20ve%20Kurtler&a=Taha%20Akyol&ver=29

Friday, November 14, 2008

http://www.ataturk.net/kronoloji/1937.html

12 Eylül 1937 Tunceli'de olay çıkaran Seyit Rıza ve arkadaşları teslim oldu.

http://www.ataturk.net/kronoloji/1925.html
8 Aralık 1925 Maarif Vekaleti "Türk Birliğini Parçalamaya Çalışan Cereyanlar" üzerine bildiri yayınladı. (Kürt, Laz, Çerkez, Kürdistan, Lazistan adlarının kullanılmaması, bu konularda mücadele edilmesi)